KIŞIN BAHAR, BAHARDA KARAKÖY, GALATA, İSTİKLAL…

Karaköy’den Galata….

Cihangir‘in insanı içine çeken, insanın dışarı çıkmasını engelleyen garip bir tarafı var. Ben bu döngünün dışına çıktığım için inanılmaz memnunum zira 5 yılın ardından son 1,5 yıldır tam zamanlı değil de yarı zamanlı orada yaşar oldum. Ancak benim oradan taşınmamın ardından bir şekilde oraya yerleşen birçok yakın arkadaşım ise o döngünün içine girdiler. Neyse ki üçüncü yılda bunaltmaya başlıyor da tekrar onlarla dışarı çıkabileceğim günler için geri sayıyorum.
Bu arada yine zamanımın çoğu Cihangir‘de geçiyor çok seviyorum, yanlış anlaşılmasın. Fakat arada çıkmak lazım, değişim her zaman iyidir.

KIŞ BAHARI
Son birkaç gündür Şubat değil de Nisan ayında gibiyiz hava bakımından. Ben ki kış insanıyım beni bile mutlu etti bu havalar. Her telefon çalışında “bakalım şimdi nasıl kötü bir haber alacağım” dediğim şu günlerde bile manasız mutluyum. Gerçi ben istisnalar dışında hep mutluyum, doğru bir örnek olmadım. Sürekli içim kıpır kıpır.
Epeydir gün ışığında bir Karaköy turu hayal ediyordum. Hep geceleri gidiyorum çünkü ve onda da yine bir mekana kapalıyız.
İşte Şubat’ın 12’si madem bahar dedim Kaktüs’te kahvaltımı bitirdim ve komşu Emre’yi de kaparak Karaköy yollarına düştüm.
Dünya o kadar küçük ki (her gün tokat gibi yüzünüze çarpmıyor mu sizin de?) bir sürü tanıdıkla karşılaştık…

MUM’S CAFE

Mum’s

Sizi bilmem ama ben Foursquare kullanıyorum. Yalnız çok az kişi mevcut listemde. Böylece bir takım arkadaşlar zaman zaman neredeyiz, ne yapıyoruz birbirimizden haberdar olabiliyoruz. Dün benim Karaköy check-in’im üzerine Ece (Saçar)’dan “Hadi sana kahve ısmarlayayım” mesajı alınca ilk önce onun oturduğu yere, Mum’s a gittik. Mum’s öyle bir yer ki benim gibi yıllardır bir cafe açmak isteyen birinin açmak isteyeceği bir yer. Küçük, sade dekorlu ve güler yüzlü çalışanların mevcut olduğu şirin bir yer. Yemeklerini tatmadım ancak içimden bir his güzel olduklarını söylüyor. Fakat tatlı dolu dolapları gözüme ilişmedi değil. Ben ki tatlı düşkünü değilim, kupada supanglelerini denemeden yapamadım. Dünyanın en başarılı supanglesi değil ama güzel. Fakat esas olayları limonlu cheesecake’leriymiş. Limona olan mesafeli duruşumdan o kısmı sizlere havale ediyorum. Çayımızı içtik, Ece’yi öptük ve Mum’s‘a bir ara mutlaka tekrar geri dönmek üzere veda ettik.

Karabatak

KARABATAK
Karaköy‘de genelde tercihimi Unter‘den yana kullanıyorum. O yüzden Karabatak hep karşıdan baktığım bir yer oldu bugüne kadar. Dün Emre’nin isteği üzerine oraya gittik. Açıkcası sokakta rahat rahat oturup, kahve yudumlayarak ve insanları izleyerek ömrümü geçirebilirim. O kadar çok malzeme çıkıyor ki.

Karabatak’ta kahve zamanı…

Yalnız Karabatak‘ın bir şekilde insanın içini sıkan bir dekoru, bir dış görünüşü mevcut. Fakat yine çalışanlar güleryüzlü. İşini severek yapan insanları gerçekten seviyorum. Beni tanıyanlar bilirler, hepsiyle sohbet ettim. Bu sefer de Emre’nin birkaç arkadaşı ile karşılaştık onlarla da sohbet muhabbet derken ben “Hadi yürüyelim artık” dedim ve tekrar kalktık. Evet, yerimde durmak zor zanaat benim için.

KARAKÖY SOKAKLARI
Ne kadar acayip, bundan birkaç yıl önce o sokaklarda yürümeye korkardı insan. Şu an bambaşka bir gerçekliği var Karaköy‘ün. Şık cafe’ler, güzel müzikler, chill insanlar… Mutlu oluyorum orada. Epey yürüdük. Bu arada Unter, Dem ve Ops da sizlere tavsiyelerim arasında.
Ardından Emre’nin lisesini ziyaret ettik St. Benoit. Benim için hep içini merak ettiğim bir yapı olarak hayatımda yer eden St. Beniot, içini görünce çıldırmamam sebep oldu. Hemen bir çocuk doğurup orada okuması için yetiştirmeye filan karar verdim, o biçim.

Karaköy’de de tabii ki kilise…

Karaköy‘den Galata‘ya çıkarken yine bir bombaya imza attım. Bir yer gördüm insanların girip çıktığı, “+18”, “kesici ve delici aletle girilemez”, “kimlik bırakmak zorunludur” şeklinde yazıların olduğu. Emre’ye sordum “Burası neresi?”. Emre cevap vermedi. Ben de tekrar sordum “bilmiyorum” dedi. Benim ne kadar deli olduğumu bildiğinden dedi belki de “bilmiyorum”u. Ben de döndüm o yere girip çıkan insanlara “burası neresi?” dedim. İşte o an çılgın bir “awkward moment” yaşandı. Emre sessizce “genel ev” dedi. Benim gibi Beyoğlu’nun hemen hemen bütün ara sokaklarına hakim bir insanın dikkatini ilk defa çekiyor. Tanrım, utancımdan depar atarak Galata’ya çıkmış olabilirim. Emre’yi de sözlerimle dövdüm tabii, o da ayrı.

KİTAPLARA BOĞULMAK
Kitap okumak benim için vazgeçilmez bir şey. Böyle birine aşık olmak, birini çok sevmek, onu görünce heyecanlanmak gibi. İstiklal‘e çıkınca Robinson Crusoe’ya uğramadan yapamıyorum. Yine birkaç güzel kitap aldım. Mümkün olduğunca D&R’lar yerine oradan kitap almaya çalışıyorum. Sizler de aynısını yapın bence.

 

The Sleep of Reason

ARTER’DE “THE SLEEP OF REASON”
Arter‘de çok güzel sergilere denk gelmeniz olası. Dün de yürürken bir baktım Marc Quinn‘in – “The Sleep of Reason” sergisi var. Hemen girdim tabii ki içeriye. 8 Şubat’ta başlayan sergi 27 Nisan’a kadar devam ediyor. Bence mutlaka girip görmelisiniz. 1999’dan beri yaptığı 30’dan fazla eseri mevcut bu sergide. Doğa ve kültür, sanat ve teknoloji arasında gidip gelen histe bir sergi. Tabii kimlik arayışı da büyük bir ağırlık taşıyor. Neyse ben sanata yorum yapacak ya da eleştirecek insan değilim. Gidip sizin görmenizde fayda var. Patricia Piccinini sergisinden beri en etkilendiğim sergi oldu diyebilirim.

MİDYE DOLMA, MİDYE TAVA ve KAPANIŞ
Bazen bana midye dolma ya da mide tava krizi gelmiyor değil. Dün de öyle olunca Golden Kokoreç‘e gitmek konusunda baskın (!) karakterimi kullandım. Kendi standartlarım için büyük bir performans sergileyerek 9 adet midye dolmayı tek solukta yedim. Açıkcası bu kış iğrençleşip sokaktan da birkaç kere yedim midye dolma. Siz siz olun sakın yapmayın. Hatta İstanbul’da neresi olduğu farketmez hiç yememek lazım ama oluyor işte arada.

Hava hafif hafif kararırken tekrar mahalleye döndük Emre evine gitti ben de “ne güzel gündü” diyerek tabii ki bir kadeh şarap içtim. Dün yine Saint Antuan’da mum yaktım. Dün yine çok güldüm. Dün yine çok sigara içtim, Dün acayip kitaplar aldım ya hani, hepsine aynı anda başladım. Dün yine acayip güzel müzkler dinledim.

Ve bilmiyorum iyi bir şey mi ama son dönemde en çok düşündüğüm şey “ya bugün ölürsem?” ve cevabım hep aynı “çok ama çok güzel bir hayat yaşadım”.
Ama işte yetmez ya hani… Daha yapmak istediğim o kadar çok şey var ki 🙂

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s