NE DİN NE DE SİYASET

Mayıs’ın sonundan beri içinden çıkamadığımız bir durum içerisindeyiz. Sürekli Twitter üzerinden 140 karakterle bir şeyler anlatmaya ve söylemeye çalışıyoruz. İnsanların siyasi görüşüyle de din tercihiyle de alakası olmayan bir kişi olarak yazmak istedim.

Gezi Parkı’ndaki ağaç mevzuu olduğunda parka giden ilk insanlardandım. Emek sineması için yürüdüm. İnternet sansürü için yine yıllar önce yürümüştüm. Hrant için sokaktaydım. Hepsi, içinde özgürlük ve insanlık barındıran konulardı. 30 Mayıs’ı 31 Mayıs’a bağlayan gece -daha doğrusu sabaha karşı- Gezi Parkı’nda yaşadığım şey vahşetti. Müdahale değil saldırıydı. 31 Mayıs başka bir insan olarak başladım güne. Sokaktaydım. Ne maskem vardı ne Talcid’le su karışımının iyi geleceğini biliyordum. Hayatında salatasına sirke koymayan bir insan olarak sirkeyi suratıma sürmek aklıma gelmezdi, lenslerimin gazdan eriyip gözümü kör etme ihtimalinden bi’haberdim. Sadece sokaktaydım. Ben ve benim gibi düşününen binlerce insanla sokaktaydım. Kah alkış tutuyor kah slogan atıyordum…

Sonra bir maskem oldu. En yoğun saldırıların olduğu günlerde çantamdan solüsyonum (Talcid’li su) eksik olmadı. Kendimi korumak en doğal hakkımdı. Polis görüğümde korkuyla yönümü değiştirir oldum. Eskiden İstiklal Caddesi’nde kendimi güvenli hissetmeme sebebiyet veren polis, sürekli TOMA ve akrep ekürisiyle gergin zamanlar geçirmeme sebebiyet verdi. Mümkün olduğunca hayatımı durdurmamaya çalıştım ve hep bir gün “iyi” olacağına inanmaya…

Bizim Cihangir’de evsiz bir Musa vardır. Tüm mahalleli tanır ama mahalle dışından gelenler kendisini görünce ürker. İnsandır, belki de bir çok kişiden daha insan. Gezi Parkı’nda keyifle geçen birkaç gün hepimiz Musa’ydık. Hepimiz evsiz, hepimiz ürkek, hepimiz birbirini tanımayan. Ama bir güzellikle, hepimiz ‘bir’dik; birbirinden korkmayan.

Ben çok küfrettim, zaten küfürlü konuşan bir insanımdır. Ama ben sokakta küfürlü sloganlar atmadım ben ve benim gibi binlerce insan gibi. Ben elime taş alıp hiçbir polise atmadım. Atanları bana atma ihtimallerini göze alarak hep uyardım belki de sesimi en çok onlara yükselttim. Barikatları manasız buldum ama bir gün kendimi barikat sayesinde korunmuş buldum. Ben huzur dolu bir ailede huzur dolu büyüdüm ama huzursuzluğun, diken üstünde olmanın ne olduğunu iliklerime kadar hissettim bir kaç ayda.

İşin seyri günden güne değişiyor. Birçok insan öldü ve ölmeye devam ediyor. Ölenlerin gaz fişeğinden ölmesi de farklı görüşlere sahip iki grup arasındaki çatışmadan ölmesi de benim için aynı. Ölenlerin halktan olmasıyla bir polis olması da benim için aynı. Ölenin Alevi mi Sünni mi olduğu beni hiç bağlamıyor, benim için yine aynı. Her türlüsü canımı yakıyor, her türlüsünde bağıra bağıra ağlamak, “yeter!” diye haykırmak istiyorum.

Ben farklı farklı ilçelerde farklı farklı çevik kuvvet gruplarıyla hep sohbet ettim. Birçoğu küçücük, gencecik… Bayıldıklarını sanmıyorum bu duruma ve hatta bayılmadıklarını da söylüyorlar. Sonra bir şey oluyor, bir slogan bir yuhalama… O masum bakan çevik kuvvet gözleri bir anda evrim geçiriyor ve o biber gazı atılan silah bana doğrultuluyor… Bana gelmiyor belki ama ben zaten o an ölüyorum, insanlık ölüyor.

Ben başımızdaki adama kızıyorum. Çalmasına kızıyorum. Verdiği emirlere, yaptığı konuşmalara kızıyorum. Ve hatta sanırım ondan nefret ediyorum. “Nefret” duyguların belki de en kötüsü, hissedenin kalbini kurutur, ruhunu emer. Kalbimizin kurumasını, ruhumuzun çürümesine izin veren birine ne kadar saygı duyabilirim ki? Biri varsa “dur!” diyebilecek o kişi “O”ydu. Ama bunun yerine her gün insanları sokağa dökecek şekilde söylemlerine devam etmeyi, yanan canları görmezden gelmeyi; önce halkı ikiye sonra kalplerimizi binlere bölmeyi tercih etti. Görüğüm ve hissettiğim şey şu ki ne aynı doğrularımız var ne de aynı duygularımız.

Diyorum ya insanları siyasi görüşlerine göre de ayırmam dini tercihlerine göre de. Mühim olan insan olmak. Ama insan olunamadığı noktada ben de deliriyorum. Ben beni yöneten bir insan göremiyorum.

Ben bu görüşlerim ve söylemlerim sebebiyle iş alamıyorum. İş görüşmelerimde uyarılıyorum.
Ama ben susturularak büyütülmedim. Bizim nesil susmak nedir bilmez ama öğrenmek nedir bilir. Her şeyi dinler ama mantıksızlığa gelemez. Susmam, susmayız.

Ama ben ki hep sokaktaydım, artık sokağa çıkmanın zararlı olacağına inanıyorum. İşin seyri değişti, sinirler gerildi, artık canımız çok yanıyor. Mizahımızı kaybeder olduk. Artık vakit Gezi vakti değil bence. Var olduğuna inandığım, inandığımız “Gezi Ruhu”nun kaybolmaması için esas gün 30 Mart. O gerçekti, o enerji inanılmazdı. Nasıl saatlerce sokakta olmaya, derdimizi anlatmaya çalışmaya üşenmedik, sabah kalkıp oy vermeye gitmeye de üşenmeyeceğiz, üşenmemeliyiz.

Sanırım bu kadar kaostan ve bu kadar geriye gidişten sonra biz o “parlak” günleri göremeyeceğiz ama dilerim ki çocuklarımız, çocuklarımızın çocukları çok daha parlak çok daha huzur dolu günlerde yaşarlar.

Diyorum ya kimsenin tercihi beni ilgilendirmiyor. Benim için ‘insan’ olan herkes insan. Ruhu özgür, vicdanı özgür, aklı özgür günler bizlerin elinde.


One thought on “NE DİN NE DE SİYASET

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s