YEKTA KOPAN

yekta-kopan-343Karşımda kah Marty McFly konuşuyor, kah Obi-Wan Kenobi. Ama en acayibi de Jim Carry fırladı fırlayacak… Şaka bir yana sesine en aşina olduğumuz isimlerden Yekta Kopan. Yazdığı güzel öyküleri, seyretmesi keyifli programları ile hiç durmadan üreten, araştıran ve bunları bizlerle paylaşmayı seven bir isim. Ben de kendisine soru sormadan yapamadım tabii.

NTV döneminin son buluşu ve Artı 1’e geçiş ile başlayalım sohbetimize…

NTV’deki programın bitişi bir sürecin kaçınılmaz ve şaşırılmayacak bir sonucuydu. Şunu samimiyetle söyleyebilirim kendi açımdan, bir yorgunluk var mıydı? Vardı. Yaklaşık 8 – 9 sene boyunca her gün ekran başında olmak, her gün ekranda olabilmek için yayıncılık sürecinin dinamiklerini her gün yaşamak bir yorgunluk yaratıyor elbette. Gece Gündüz’e hep şöyle baktım, NTV’nin kuruluşu zamanında Pınar Demirkapı ile başlamış ondan sonra Haşmet Topaloğlu, Ayşe Tolga gibi sunucularında olduğu benim de 8 sene sunuculuğunu yaptığım bir programdı.

Benim için Gece Gündüz hep sensin mesela…

Evet, 8 sene uzun bir süre olduğundan bir özdeşleşme durumu oldu. Bu da kaçınılmaz bir şey. Ama tabii benden sonra bir başkasının da sunabileceği bir yapı o. Bir yönü bu. Bir diğer yönü de elbette ki ülkenin ve ülkeyle beraber ana akım medyanın da içinden geçtiği süreçte pozisyonlar değişti. Çok fazla bunun altını çizmeye ya da buradan büyük cümleler kurmaya, kahramanlık cümleleri kurmaya da gerek yok. Bu pozisyonlar dolayısıyla kendiliğinden doğal boşanmalar da oldu. Bizimki de anlaşarak yaşanmış bir boşanmadır.

Peki NTV üzerine Artı 1’de programa başladın. O süreç nasıl gelişti?

NTV ile yasal olarak ayrılmamdan önce oluşmuş bir kadro vardı orada. Can Dündar, Mirgün Cabas, Yavuz Orhan gibi isimler. Hemen davet geldi. Şu an orada çok çok huzurlu, çok üretken, çok paylaşımcı ve iyi bir yayıncılık sürecinden geçiyoruz. Ama bir yandan da şu var; Türkiye’de son 10 – 15 günde Karşı Gazetesi’nin kapanması, Sol Gazetesi’nin ekonomik sorunları yine ana akım medyanın içinde yer almayan ve tırnak içinde muhalif diye tanımlanan ki bu da bana tuhaf bir tanım olarak geliyor, bunu da söyleyeyim. Zaten medyanın olmazsa olmaz görevlerinden biri muhalefet yapmak. Dolayısıyla bu tanımla bile Türkiye’nin medyasının ne durumda olduğunu gösteren, “yandaş medya”, “muhalif medya” tanımlamalarının içine düştüğümüz tuhaf günlerdeyiz. Bu tuhaflığın içinde Artı 1’in de özellikle ekonomik kaynak sorunları şiddetle yaşanıyor. Kimi zaman günlük, kimi zaman kısa dönem çözümler bulunuyor. Benim Artı 1 ile ilgili temel arzum çözümlerin kalıcı olması. Tıpkı Artı 1’de olduğu gibi; sesini daha özgürce duyuran, herhangi bir baskı hissetmeyen bütün medya kuruluşlarının, radyolar, gazeteler, dergiler, fanzinler aklına ne gelirse… Aslında doğal olarak ‘bireyler’ demem lazım, ses çıkarabilen bütün bireylerin özgürlük alanı içinde özgürce konuşabildiği günleri görmek temel arzum. Artı 1 de bunların ön cephelerinden biri. Dilerim o cephedeki ekonomik sorunlar da kalıcı bir şekilde hallolur ve uzun vadeli bir yayın alanımız olur orada.

Geçen gün Harika Uygur paylaşınca gördüm, senin öykünden çektiği kısa film Cannes’da “Short Film Corner”da yer alacak. Senden dinlemeyi çok isterim.

Ya İpek bu muhteşem bir hikaye. “Kediler Güzel Uyanır” isimli kitabımdaki “Fil Mezarlığı” öyküsüne önce Londra’da sinema okuyan bir öğrenci kısa film yapmak istedi. İzin istedi, senaryoyu yolladı ve film yaptı. Ondan sonra Türkiye’den bir başka öğrenci yine kısa film yapmak istedi aynı öyküyü. Ona da söyledim yani böyle bir süreç oldu bir başkası çekti diye ama o da sonuçta kısa filmini çekti. Ve bu arada Harika da yaklaşık 3 – 4 senedir Zeynep Özbatur ile Yapım Lab ismi verilen oluşumda Yaratıcı Yazarlık atölyemin öğrencilerinden biri. Benden Yaratıcı Yazarlık dersi, Zeynep Özbatur’dan Yapımcılık dersi alıyor kendisi de aynı zamanda orada Oyuncu Seçimleri dersi veriyor. Hem öğrenci hem öğretmen. Bu süreç içinde o da benden “Fil Mezarlığı”na kısa film yapmak istediğini söyledi. Bir parantez çünkü bu da çok ilginç, daha önceden “Fil Mezarlığı”na kısa film yapan iki öğrenci şu an Artı 1’de çalışıyor, büyük bir tesadüf. Hatta karşılıklı masalarda çalışıyorlar. Tanışmıyorlarmış, ben tanıştırdım. Bir “Fil Mezarlığı” kardeşliği var. Neyse Harika da geçen sene filmi çekti, izledim. Bütün bu filmlerin hepsini izledim. Hepsinin de kendine ait bir dili var, herkes başka bir yerden bakmış öyküye. Filmlerden bir tanesi zaten İngilizce. Harika’nınki de çok nitelikli bir çalışma. “Short Film Corner”a başvurmuş ve orada gösterilecek. Müthiş sevindirici bir şey.

Biz de izleriz herhalde? 🙂

Bu, “bilmiyorum” diye yanıtlayabileceğim bir şey. Bir yandan da şöyle bir realite var, Türkiye’de biz hangi kısa filmi izleyebiliyoruz ki? Türkiye’nin Altın Palmiye’li kısa filmi var. Şunun altını çizmek lazım, Altın Palmiye’yi biz bir tek “En İyi Film”e veriliyor sanıyoruz ama Altın Palmiye “En İyi Film” ve “En İyi Kısa Film”e verilir. Ve Türkiye 2 sene önce “Sessiz” filmi ile Altın Palmiye aldı. Bunu bile izlemedik. Bu arada çok ama çok iyi bir kısa filmdir. Bir kısa filmin Altın Palmiye alması dünya üzerinden 2000 – 3000 filmi geçerek alması demektir. Çok içler acısı tabii. Harika’nın filmi yarışmayacak, onun filmi sadece dünya pazarında gösterilecek. Orada bir yarışma, ödül filan yok. Orada olması bir ödül. Keşke kısa filmle daha çok ilgilenen bir ülke olsak. Ama burada da küçük sevindirici bir haber vereyim. Eğer biz Artı 1’de bir süreklilik sağlayabilirsek, bir süre önce İlksen Başarır ile bir araya gelerek yapmış olduğumuz Türkiye’de yayınlanmamış yeni dönem festival filmleri kuşağı var. Aynı şeyi kısa film için de yapmayı çok istiyoruz. En azından neyin üstüne konuştuğumuzu anlarız. Bu kısa filmleri hep duyuyoruz, bazen çevremizdeki oyuncu arkadaşlarımız oynuyorlar filan hiçbirinden haberimiz yok.

3,5 yıl kadar televizyon programı yaptım ben de ve kiminle konuşsam ve bana bir idol ya da izlemekten keyif aldığım ismi sorsalar hep seni söyledim. Çünkü programı sunmanın yanı sıra donanımlı olmak, o kadar kısa süre içerisinde boğmadan aşırı bilgi vermek vb. Bana hep sorarlar “İpek Abla (!) biz de program sunmak istiyoruz nasıl yapacağız?” diye ama bence bu soruya en güzel cevabı sen verirsin. Ne gibi önerilerin var bu mesleği yapmak isteyenlere?

Yani öncelikle hedef şu olmalı; radyo programı yapmak, televizyon programı yapmak, ekran önünde olmak, görünür olmak, tanınır olmak, ve tırnak içinde eğer idealleri bu ise “ünlü” olmak olmamalı. Eğer sen örneğin bir müzik kanalında gerçekten nitelikli, derinlikli, hergün yeniden araştıran, hergün yeniden öğrenen bir bilgiye sahip olmasan; dünyanın en güzel konuşmasına sahip, en iyi diksiyon derslerini almış, dünyanın en iyi duruşunu serigleyen, nasıl bakacağını bilen bir insan olsan ne fayda. Ben 9 ay televisyon programı yapmadım. Ama ben yine konserlerle ilgilendim, kitaplar okudumçünkü bu benim hayatım. Sen şu anda televisyon programı yapmıyorsun düye dünyadaki yeni müzik akımlarını, yeni kayıtları dinlemiyor değilsin. Şuna bile dikkat ediyorsundur; yeni çıkmış bir albümün prodüktörüne bakıyorsun, prodüktörün demekki tarzı bu diyorsun vesaire, beynin böyle çalışıyor. Bunu iş olarak yapmıyorsun, bu senin hayatın. Bunu öğrenemezsen yaşamayamazsın, eksik hissedersin, yolda yürüyemezsin. Öncelikle sen bir iş yapacaksan ister ekonomi muhabiri ol, ister müzik muhabiri ol, ister kültür – sanat yayıncısı ol, ister radyo spikeri ol, ister hava durumu sun. Hava durumu sunarken sadece sana gelecek bilgileri okuyan bir insan olmamalısın. Hava durumu nedir, hava nedir, meteoroloji nedir öğrenmeden bu işi yapamazsın. Öncelikle ne ise yapmak istedikleri bu insanların, o yapmak istediklerine odaklanmaları ve hayatları haline getirmeleri lazım. Ondan sonrası laf-ı güzaf.

Peki nereden başlamalılar? Gidip bir kanalın kapısına dayanmak mıdır bu yoksa eğitimi almak mıdır?

Dediğim gibi, sana gelseler ve seninle oturup konuştuktan sonra biraz önceki sorumun cevabını bulamazlarsa sen ne yapabilirsin? Başalayacakları yer kendileri.

Televizyon bir kenarda duracak olursa geçen senenin ardından var mı yeni bir kitap projesi?

Açıkcası zaten televizyonu bir kenara koyalım. Çünkü televizyon benim hayatımın ta kendisi değil. Bir yandan hayatımı sürdürebilmek adına yaptığım bir iş televizyonda yaptığım bütün işler. Benim hayatımın ta kendisi yazmak. En son geçen sene “Aile Çay Bahçesi” çıktı. Şu anda da yazdığım bir şeyler var ama 2014 içerisinde bir şey çıkacağını sanmıyorum. Çok hızlı yazan bir insan değilim. Çok fazla bekleten, demlendiren, yazdığıyla çok fazla mücadele eden biriyim. Çok savaşır ve kavga ederim. Dolayısıyla daha kavga aşamasına bile gelmedim şu anda yazdıklarımda. 2015’I bulur gibi gözüküyor. Genelde 2 – 2,5 seneyi buluyor.

Ne okuyalım bu günlerde?

Hemen şunu söyleyeyim Ahmet Büke’nin “Yüklük” isimli kitabı yeni çıktı çok iyi bir kitap. Çok klişe olacak ama Marquez okusun bu röportajı okuyanlar, öykülerinden başlasınlar. Herkes “Yüzyıllık Yalnızlık” diyor ama ben “İyi Kalpli Erendira”yı önereyim. Bu röportajı okurken de Sun Kill Moon dinlesinler.

 Nisan 2014 / Mono

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s