BİR HAFTADA ROMA’YA AŞIK OLMAK

Nereden esti bilmiyorum ama aniden Schengen vizesi aldım kendime. Plansız programsız. Hani vizem olursa eser de giderim bir yerlere diye. Esti de zira. Neden bilmiyorum ama içimden bir ses “Roma‘da olmalıyım” dedi. Aldım biletimi sonrada bir İpek klasiği olarak Roma‘da bulunan konserleri inceledim. Gidişimden 2 gün önce olan Rolling Stones konseri bütün planımı değiştirmeme sebebiyet verdi elbet. Ardından tek başıma olan planı Rolling Stones‘u çok sevdiğini bildiğim için Emre‘yi de arayarak arkadaşlı bir plan haline getirerek Roma yoluna koyuldum… Uçakta başlayan şaraplı Roma günleri ardından binbir güzel anı ile son buldu. İnsan bilmediği ve hayatında ilk defa gördüğü bir şehire kendini ait hisseder mi? Hissedermiş. Paris‘ten sonra ilk kez böyle hissettim yine. I fell in love with ROME!

1. Gün / Cumartesi
Genelde havaalanı – kalcak yer arası taksi kullanan bir insanım ama bu sefer tren üstü metro fikri aklıma çok yattı ve o şekilde Porta Furba‘da tuttuğumuz eve doğru yol aldık. Tatlı ev sahibimiz -ki evi biraz dağınık bıraktığımız için kendisini üzmüşüz, mesaj attı!- bizi karşıladı. Eve yerleşir yerleşmez tabii ki dışarıya çıktık. İnternette yaptığım araştırmalar sonucu çok iyi olduğunu öğrendiğim Sforno‘da ilk akşam yemeğimizi yedik. Fritti’lerden ‘suppli alla gricia’ kesinlikle tavsiyem yediğim mozarella’nın güzelliğini anlatmama gerek yok sanırım. ‘The cacio e pepe’ pizzaları ise insanın aklını kaçırmasına sebebiyet verebilir. Fiyatların oldukça ucuz olduğu bir mahalle pizzacısı düşünün aynen öyleydi. Şişelerce şarap içtik diyebilirim. Çok acayip ki insan sarhoş filan olmuyor. Kısacası Sforno kalbimi fethetti.
Yemek sonrası tahmin edersiniz ki gece gidilecek mekan arayışım başladı. Bizi Porto Fluviale isimli bir mekana yönlendirdiler. Ama şunu söylemeliyim ki Roma’da gece hayatı İstanbul gibi değil, erken bir saatte son buluyor. Benim “banne banne!”lerim bile fayda etmedi birer kokteyl için evin yolunu tuttuk. ‘Pink Fluid’ adını verdikleri kokteyl Pink Floyd’a olan benzerliği ile beni kendine çekti ama pek de başarılı sayılmazdı. Mekan da bayıktı ayrıca.

Rolling Stones bileti alınca ben!

2. Gün / Pazar
Heyecan dorukta, akşam Rolling Stones konseri var. Ama ne olsa beğenirsiniz? Biletimiz yok. Sakinliğimi korumaya çalışaraktan Colosseum‘u görmeyi önerdim. Gittik gitmesine ama kapıda 2000 kişilik sıra ve hiçbir güç beni o sıraya sokamaz. Hava sıcak ve aşırı huysuzum. Rolling Stones biletleri zaten 500’er Euro ama el mahkum, alınacak o biletler, konser kaçamaz. Derken… Bir adam bana doğru yürümeye başladı, nasıl da hoş. Çat diye cebinden 2 adet Rolling Stones bileti çıkardı “konsere gidemiyoruz, almak ister misiniz?” sorusu ile. Hem de 90 Euro. Sadece bileti almak değil, kendisini öpmek de istedik ve artık biletliydik.
Birden keyfim yerine geldi tahmin edersiniz ki, Colosseum‘u da sonra görürdük hem ne olacak ki. Hadi dedim Termi di Caracalla‘ya gidelim. Aşırı güzel bir yapının içine girdik. Hem tarihi hem yem yeşil hem de kuşlar böcekler. Yani diyeceğim o ki yolunuz düşerse görmemezlik etmeyin. Epey oturduk orada ama konsere hala çok olunca biraz turlayalım dedik. Bu arada saat 14:00 civarıydı ve binlerce kişi konser kapısında bekliyordu. Neyse dedim ya prensip, sıraya girmiyorum (huysuz!).

Termi di Caracalla

Ardından Piazza Venezia‘da aşırı turistik bir yer olan Bar Brasile‘e oturduk ki kesin gitmeyin manasız pahalı ve yemekleri lezzetsiz olan bir mekan. Baktık hala çok saat var şehiri görelim dedik. Hangi açıdan baksanız sanat dolu mükemmel bir şehir Roma insanın içi titriyor.
Uzun yürüyüşün ardından ara sokaklardan birinde (Via dei Crociferi) bulduğumuz Allegro Pachino çok hoşumuza gitti ve oraya oturduk. Güzel bir house wine eşliğinde bir anda yan masamız ile sohbete daldık. İsrailli çifti Rolling Stones konserine gelmeleri konusunda ikna etmem çok uzun sürmedi ve bir anda toplu halde kendimizi Circo Massimo yolunda bulduk.
Konseri kelimelerle anlatmak pek mümkün değil, genel olarak çığlık atası geliyor insanın düşündükçe. Rolling Stones öncesi sahnede olan John Mayer da mükemmeldi ancak Rolling Stones ile hiçbir şey karşılaştırılamaz. O bitmeyen enerji, o şarkıların güzelliği. Ronnie Wood, Keith Richards, Mick Jagger ve Charlie Watts‘ı canlı izleyebilmiş olmanın mutluluğu… Intro’da ‘Symphaty for the Devil’ ile bize fake atan grup ‘Jumpin’ Jack Flash’ ile başladı konsere. Tek tek şarkıları yazmayayım ama setlist inanılmazdı. BURADAN bakın lütfen. Konser sonunda bildiğiniz ağladım. Konserden eve dönerken bir tur daha ağladım çünkü gece 3’e kadar taksi bekledik ama bu bile mutluluğumu bozamadı…
Bu arada Roma‘da 2 adet taksi durağı var ve ikisinden bir size taksi yçnlendiriyor. Bunlardan bir tanesinin bekleme müziği ‘Somewhere Over The Rainbow’du. Gel de aşık olma.

3. Gün / Pazartesi

Osteria dell’Ingegno

Hani Spanish Steps olmazsa olmazlardandır ya gittik tabii ki. Nasıl manasız bir yer anlatamam. Yani bana hiçbir şey ifade etmedi. The Trevi Fountain‘a bir para atayım, bir hayatımın aşkını dileyeyim isterdim elbet ama ne olsa beğenirsiniz? Şansıma çok çok yıllar sonra tadillattaydı kendisi. Şehire aşık olduk biz de napalım. Aşk vardı.
Spagna‘nın yakınlarındaki Basilica dei Santi Ambrogio e Carlo al Corso‘yu da ziyaret ettik. Diğerlerine göre ufacık kalsa da

yine kocaman bir kiliseydi kendisi. Huzur dolu ve güzel.
Galleria Borghese‘ı görmeden olmaz diye mızmızlanmam kilometrelerce yürümemize sebebiyet verdi ama gelin görün ki açık mı diye kontrol etmemiştim. Kapalı olunca Emre ile tek turistik hareketimizi gerçekleştirdik ve bisiklet kiralayıp parkı gezdik. Ben kahkahadan geberdim.
Emre‘nin Roma‘da yaşayan ama bir türlü göremediğimiz arkadaşının tavsiyesi ile Piazza di Pietra‘da yer alan Osteria dell’Ingegno‘da akşam yemeğimizi yedik. Son derece lezzetli bir akşam yemeğiydi diyebilirim yalnız diğer yerlere kıyasla nispeten pahalı. Ardından hemen yanındaki Salotto 42 adlı harika kokteyllere sahip mekana geçtik, 5. dakikada müziğe el atmış, 10. dakikada tüm mekanı dans ettiriyordum. 15. dakikada bir anda Roma‘lı olduk herkesle arkadaştık. Mekan sahibi, barmenleri, müdavimleri… Sanırım 10 kadar kokteyl içtim, dipsomanik bir hareket olarak hepsini denemem gerekiyordu! Mekan sahibi ve arkadaşları mekanın kapanışının ardından bizi bir home-party’e davet ettiler ve gecemiz o şekilde son buldu.

Sistine Chapel yolu

4. Gün / Salı
Bugünü komple Vatican‘a ayırmaktı planımız. Saat 13:00 için giriş biletimizi aldık ve son çıkanlar da biz olduk. Yani cidden güvenlik geldi ve bizi kaldırdı. Sanırım bir Papa bir de biz kalmıştık hahaha! Önce bugüne kadarki Papa’ların arabalarının olduğu yeri gezdik. Hepsi birbirinden güzeldi bir adet Volkswagen Beetle bile vardı 🙂 En iç parçalayını Mehmet Ali Ağca’nın Papa’yı vurduğu aracın seriglendiği kısımdı. Arkadaki ekranda fotoğraflar ve silah sesleri ile… Ardından bütün müzeyi gezdik görkemli kelimesi az bile kalıyor. Sistine Chapel cidden insanı büyülüyor. Bir daha gitsem kesin yine gezerim çünkü bir şeyleri kaçırmamış olmak imkansız. Hani dedim ya en son Vatican kapanırken biz kalmıştık diye, cafe’den biralarımızı ve sandviçimizi alıp bahçeye oturmuştuk. İşte görüyorsunuz, ellerinde biraları ile kutsal mekanlara giriyorlar (!) tey tey tey.
Vatican sonrası bir gece önce tanıştığımız Andrea, Emre‘yi aradı ve İtalya – Uruguay maçını izlemek üzere bizi Argini del Tevere‘deki Birreria Moretti‘ye çağırdı. Düşünün ben ve futbol! İzledim ama 🙂 Orada o gün Roma‘ya Los Angeles‘tan gelmiş olan Chelsea, Andrea‘nın arkadaşı Manuel ve daha birçok kişi ile tanıştık. Geçirdiğim en keyifli günlerden biriydi diyebilirim. Sonraki günlerin de büyük bir kısmını birlikte geçirdik zaten. “Hem de ne, anlayamazsın!” demek istiyorum güzide videomuza gönderme yaparak.

Ben & Chelsea @ Old Bridge

5. Gün / Çarşamba
O gün Chelsea ile Spagna‘da buluşarak ona şiddetle önerilen Tre Scallini‘ye gittik. Sanırım hayatımda yediğim en güzel gnocchi‘yi yedim. Ve muazzam bir house wine içtim yine. Aslında oldukça turistik bir mekan ve hatta gittiğimiz tek turistik mekan ama tavsiye ederim yolunuz düşerse. Piazza Navona‘da yer alıyor.
İçimdeki turist Pantheon‘u görmeden hiçbir yere gitmemek konusunda aşırı kararlıydı o yüzden Emre ve Chelsea‘yi oraya sürükledim. Şansa harika bir gospel anına denk geldik. Büyü nedir derseniz büyü bazen gospel’dir bence. Cidden büyüleniyorsunuz.

Dar Poeta

Sonrasında Chelsea bizi bir gün önce şans eseri Andrea ile tanıştığı Old Bridge Gelateria‘ya götürdü. Ben tatlı sevmediğim için gelato denizinde yüzemedim ama denemedim de değil hani, mükemmel ve ötesiydi. Adres isterseniz Via Della Scala, 79 denemenize kesinlikle değer.
Baktık saat 7 olmuş, benim kanım yine şarap diye kaynıyor oturduk hemen çaprazdaki Caffe della Scala‘ya ve başladık moskado içeye, ama ne içmek. Konu şarap olunca şuurumu yitirebiliyorum çok net bir şekilde. ‘Dur’um yok. Sonrasında yine çok yakında (Cenk’in önerisi olan) Dar Poeta‘da brushcetta ve pizza denizlerinde yüzmeye başladık. Litre ile servis ettikleri house wine’larından tam olarak 3,5 litre içtiğimizi de not etmek isterim. 3 kişi olduğumuzu da ayrıca not etmek istiyorum. Gecemiz nehir kenarında gökyüzünü izleyerek, benim durduramadığım kahkalarımla ve mükemmel sohbetle son buldu…

Pasta Imperiale

6. Gün / Perşembe
Tatilin sonu yaklaşıyor ya, uyuz ötesiyim. Bir yeri çok sevdiysem o zaman lütfen yavaş aksın ama akmıyor işte. Aşırı yağmur var, evden çıkamıyacağımız kadar hem de ama ben zorla Emre‘yi çıkarıyorum “hadi hadi koş son 2 gün” diye. Ne olsa beğenirsiniz? Akarsuya dönen caddeler ve suda boğulup yüzen fareler! Döndük eve. Emre‘nin sakalı da var ama sözünü dinletemedi bana tabii ki. Eve gidip üstümü çıkardığımda çorabımı sıktım su aktı o derece. Yağmur dinince ben tekrar mızmızlanmaya başladım ve çıkıp sokaklarda yürüdük. Bir ara Magnum Pleasure Store‘a denk geldik, Emre aklını kaçırdı ben de Americano’mu yudumladım. Tam o sırada Andrea bana mesaj attı ve akşam apperativo davetinde bulundu. Fakat öncesinde yine şiddetle tavsiye edilen (Thanks to Adil) Pasta Imperiale‘e gittik. Via dei Coronari’de yer alan bu mini pasta dükkanı muazzam. Yani İstanbul’da Cihangir, Moda, Kadıköy gibi bir yerde açılsa uçar gider. Kendi pasta’nı kendin yapıyorsun tadında, ucuz biraları var filan tam gençlik mekanı.
Yemek üstü kahvesi (yalan! Amacım oydu ama yine şarap içtim) için Brassai Bar‘da Chelsea ile buluştuk ve ardından Andrea‘ların yanına Pigneto‘ya doğru yola çıktık. Pigneto‘ya çok bayıldığımı söyleyemeyeceğim. Birçok barın olduğu ama kaotik bir caddeydi. Akşam bar, gündüz pazar filan ilginç yani. Zaten mekanda fazla oturmayıp Manuel‘in evine geçip müzikli, sohbetli, home-made pasta’lı aksiyonlara giriştik. Eve gittiğimde Apple Tv’den Pink Floyd açmışlardı, misafirperverliğin böylesi! Şaka şaka, tamamen tesadüf ama güzel tesadüf.

 

San Giovanni

7. Gün / Cuma
Cuma günü erken saatte başladı benim için. Tek başıma içine girmeyi başaramadığım Colleseum‘a gittim. Hani 2000 kişilik bir sıra vardı demiştim ya bu sefer 8000 filandı o. Anlayacağınız göremedim, tekrar gitmek şart. Sırf göremedim diye yani başka sebep yok. Ne sebep olabilir ki  mi? Hahaha 🙂 Şaka maka o kadar aşık oldum ki kesin tekrar gitmeliyim. Yine Allegro Pachino‘ya gidip şarabımı istedim ve geleni geçeni izlemeye başladım. Tek başına olmanın da ayrı bir tadı yok değil. Ardından önce Emre ile sonra da Chelsea ile buluşup Basilico di San Giovanni‘ye gittik. Chelsea daha önce gezdiği için dışarıda beklesi ama Oh my F*cking God! demek istiyorum. Sistine Chapel muazzam, görkemli, ruhani filan ama San Giovanni beni benden aldı ağzım açık gezdim bütün kiliseyi.

Happy…

Bir ara bir “girilmez” tabelası gördüm ama merak ya bu girmeliyim oraya. Girdim de! İçerisi full kurukafalı heykellerle doluydu. Girmeme gereken yer aslında en girmem gereken yermiş de haberimiz yok. Sanırım 1,5 saat kadar geçirdim içeride.
Eh bu kadar gezmenin ardından tabii ki canım(ız) yine şarap istedi! VinAllegro adında bir mekan bulduk. House-wine’ları yoktu ancak çok güzel şaraplar içtik yine. Diyorum ya size, şehrin bir büyüsü var. Şehrin bir kokusu var. Hani insan aşık olunca midesinde kelebekler uçuşur ya, Roma‘da o kelebekler hiç durmadı bende.

San Giovanni / gizli odalar

Son akşam yemeğimizi yine Dar Poeta‘da yedik. Ben de nasıl bir hüzün vardı anlatamam. Ayrılmamam gereken bir yerden ayrılıyor ya da zorla sevgilimden koparılıyormuşum gibi türlü türlü duygulara kapıldım. Roma da beni, benim onu sevdiğim kadar sevdi mi acaba? Şehrin de seni sevmesini istiyorsun yani, o derece garip.
Tekrar gideceğim, kesin…

Rome… It really does cast a spell on you…

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s