ADIM ADIM ANADOLU: Anadolu Break ve Dahası

Bundan birkaç hafta önce Ayhan (Abayhan) beni arayıp da “İpek, Red Bull Anadolu Break için bir web editörüne ihtiyacımız var düşünür müsün?” dediğinde aşırı hızlı bir şekilde “Neden olmasın?” demiştim. Ne ile karşılaşacağımı ve neler yaşayacağımı bilmeden. Daha sonra detaylı konuştuğumuzda işin ne kadar keyifli olduğunu anladım ama yine de bu kadar macera dolu, bu kadar ruha iyi gelen ve bu kadar güzel bir çalışma olacağını düşünemezdim… Zaten RedBull.com’a bütün süreci yazdım ama biraz da işin eğlence kısmından bahsetmek fena olmaz diyorum. “Tüm aktiviteleri gerçekleştirdin” demelerini boşa çıkarmamak lazım 🙂

Dampınar Köyü’nde sohbet…

İstanbul’dan yola çıktığımızda iki b-boy Neugin ve RoxRite ile onlara rehberlik eden Amigo ve ekibin diğer kalanıyla yeni tanışmıştım. Neyse ki benim iletişim kurmam maksimum 3 saniyemi alıyor. Anında olaya girip, “hadi düt düt” demiştim içimden. Ve başladık…

Aydın…
Aydın’a gidiş amacı b-boy’lar ile efe’lerin break dance ile Zeybek’i birleştirecek olmasıydı. Aman ne saçma di mi? Yok efendim, saçma filan değil. Saçma olmadığı gibi inanılmaz güzel ve büyülü bir şey. Ben maddelere geçeyim ya, sıkılıyorum bazen düz yazıdan!

  • Öncelikle Red Bull ekibi komple yeni ve inanılmaz tatlılar. Yola çıkacağımız gün tanıştığım Ezgi ve Duygu, yine SBM Oğuzhan enerjik sahip insanlar. Aynı şekilde ara ara yanımıza uğrayan Ezgi de öyle. Production ekibi, yönetmen herkes ayrı ayrı karekterler.
  • Neugin ve RoxRite ise birbirinden farklı iki karakter. Neguin ne kadar zıpır ve fırlama ise RoxRite de bir o kadar sakin. Neugin ile sohbet etmek neredeyse imkansızken -kesin hiperaktif- RoxRite ile sabaha kadar sohbet edebiliyorsunuz. Bugüne kadar ne break dance ile ne de break dance’i icra eden b-boy’lar ile alakam vardı ama o kadar güzel ve yeni bir şeyi dünyaya yaymaya çalışıyorlar ki, şu an saygım sonsuz. Tabii Red Bull BC One’ın da bunda etkisi büyük.
  • Aydın’dan daha önce sadece transit geçtim ve daha önce hayatımda hiç köy görmedim. Ama bu sefer görmüş oldum işte.
  • Dalından incir ve armut yemek neymiş bunu öğrendim. “Biraz önce yapılan bazlamanın tadı” diye bir şey varmış mesela. Peki ya o çökelek? Zeytin konusuna girmiyorum bile. Domatesler ise ayıptır söylemesi mis gibi kokuyordu.
  • Hayatımda ilk defa bir sünnet düğününe tanıklık ettim. Israrlarım ve şımarmalarım sonucu bir köy evinden gelen şalvarı giyerek köy halkı ile kendilerine has halk oyunlarını icra etmeye çalıştım. Yetenek sıfır! Ama denedim mi? Denedim. Maalesef bazen durmak konusunda kendime hakim olamıyorum.
  • İneklerin nasıl sağıldığını izledim. İnek tepesinde oturan tavuğun ve horozun aslında onun üstündeki sinekleri yedikleri için inek ile müthiş kanka olduklarını öğrendim. İneği dalından kopardığım incirle besledim. İpek’in inek ile imtihanı.
  • Kucağıma bir tavuk aldım. Onunla öpüştüm! Tavuk öpmek kurbağa öpme etkisini yaratmıyormuş, sadece bir gıdak. Horoz mu öpmeli acaba? Haha.
  • Traktörle incir tarlalarına gittik hem de samanların üstünde. Bu esnada yanımızdaki hoparlör ile Arctic Monkeys – Do I Wanna Know, Halestorm – Get Lucky, The Rolling Stones – Satisfaction, The Black Jets – I Love Rock’n Roll çaldım. Kendimizden de bir şeylar katmadan olmaz di mi? Çok eğlendik, çok.
  • Aynı günün dönüşünde bu sefer daha kalablık bir ekip traktördeydik. Yerel insanlar da vardı bu sefer. Biz yine müziğe girişirken bir amca “Unchain My Heart var mı kızlar?” dedi kendi şivesi ile. Müzik evrensel işte, bayılıyorum!
  • İncir tarlasında Neşe Teyze ile sohbet ettim. Yılda bir kere incir hasatı olduğunu ve tek gelirlerinin bu olduğunu öğrendim. Ne kadar yorulduklarını gördüm. Hayatın ne kadar zor olduğunu düşündüm. Ama bize “hadi bazlamalar sıcak” derken gözlerinin güldüğünü görünce “zor ama en azından mutlu” dedim.
  • Zeybek ne de görkemli bir şey! bir attitude’u var.
Aphrodisias

Antalya…
Küçükken Antalya’da yaşamışlığım var. Ve hatta neredeyse 3 küsür yıl kadar. Antalya’yı hiç sevmem çünkü iklimsel olarak yapıma çok aykırı. Ben kış çocuğuyum ve doğal ortamım kesinlikle serin ve hatta mümkünse soğuk olmalı ama şanslıydık ki -şanslıyım ki!- şehir merkezinde değil yine köylerdeydik.

3 yaşıma dönüş @ Eynif Ovası
    • Antalya’ya giderken yolda ilk önce Aphrodisias Antik Kenti’ne uğradık. Gördüğüm en güzel antik kentlerden ama yine de biz Türkler bu antik yerleri sergileme ve bakma işinde berbatız.
    • Antalya’da ilk gün Side’deydik. Off günümüzdü ve otelde geçirdik. Horus Paradise Luxury Resort. İsme aldanmayın tarihi kötülükteki otellerden biriydi. İnternetin Lobby haricinde bulunmadığı, servis elemanlarının dünyadan bir haber olduğu, Türkçe konuşmayı resmen bilmeyen servis elemanları barındıran bir otel. All inclusive otellere zaten hep karşıyımdır. Adeta küçük bir Rusya’ydı. Nerede bizim güzel pansiyonlarımız ve doğa nerede kendini Mısır figürlerine adayan Horus. Eye of Horus dövmemden utandım haha!
    • Ardından ilk durağımız Akseki’ydi. Hava bir anda değişti tabii, serin ve güzel. Cidden insan küçük köylerde daha bir mutlu olabiliyor. Herkesin yüzü gülüyor düşünsenize!
    • Akseki’nin ardından Ormana’ya geldik. Ekip çeşitli otellere dağıldı. Ben Postacı Konak’ta kaldım. Sahibi Sami Bey ve eşi inanılmaz tatlılar. Yolunuz düşerse mutlaka bir gece de olsa kalın derim. Doğanın içinde, böcek sesleri, kuşlar filan ve en önemlisi oksijen! Tabii lüks bir durum aramayın 🙂 Ancak sabahları bir kahvaltı hazırlıyorlar mükemmel. Taze meyveler, köy peynirleri… Taze börekler, çörekler aman aman!
    • Bir grup ise Berberoğlu House & Restaurant’ta kaldı. Burayı da ayrıca beğendim. Leziz yemekleri, güler yüzlü sahipleri Aydın Bey ve Jane Hanım. Yine bize çok yardımcı olan oğulları Tolga da süperlerdi. Her ne kadar burada kalmasam da odalarını inceledim 🙂 Burası da kalınası yerlerden. Hatta Postacı Konak’tan daha güzel diyebilirim. Ama Postacı Konak’ın da doğa içinde olması daha güzel 🙂
Ani Harabeleri
  • Ve Eynif Ovası… Bir müddet önce gözlerimi kapayıp sessizliğin ve doğanın sesini dinledim, bir müddet de tablo gibi manzaraya bakıp… Sanırım çok ama çok uzun yıllardır kendimi en huzurlu hissettiğim anlardan biriydi. Orada ata bindim, koskoca ovada sağa sola koşturdum (evet yaş 13). Telefonun hiçbir şekilde çekmediği, tuvaletinizle doğal ortamda vedalaşmanız gereken bir yer düşünün. Gerçekten hep tebessümle hatırlayacağım orayı 🙂

Kars…
Sanırım en keyif aldığım yerlerden biri de Kars oldu. Her ne kadar yemek konusunda şehrin genelinin etobur oluşundan ötürü büyük sıkıntılar çeksem de Ani Harabeleri’nin görkemi, kaldığımız Cheltikov Otel’in güzelliği ve daha nicesi orayı sevmeme yetti.

    • Kars gravyeri ile meşhur ama ne yalan söyleyeyim şöyle adam akıllı bir gravyer yiyemedim.
    • Peynir yapılan bir mekan ziyaretinde bulunduk. Hem peynir yapımını izledim hem de yeni yapılmış ve yeni yapıldığı için de ılık olan taptaze kaşarı yedim bitirdim. İnanılmaz bir lezzet diyebilirim.
    • Peynir yapılan yerde yapan kişinin eşi Zümran Hanım’ın da bitki atölyesi vardı. Bir hangar düşünün ve içi şifalı bitkilerle dolu. Hepsini tek tek anlattı. Hiçbir şey almadım ama çok şey öğrendim diyebilirim.
    • Bence kazlar yenmesin, yazık. Öyle koşturup dursunlar garip koreografileri ile.
    • Bir akşam Aşık Atışması izlemeye gittik. Kızmayın ama hayatımda gittiğim en saçma şeylerdendi. Hiç benlik olaylar değil. Yani zaten ne dediklerini anlamakta zorlanıyor insan. Eh anlamadığım ve de ilgimi çekmeyen şeyden de pek keyif alamıyorum genelde. Bu deneyim lisedeki edebiyat derslerindeki aruz ölçüsünün hissini yaşattı bana. Ya da manasız bir bağ kurdum o an, boş verin 🙂 Tabii yüz yıllar boyunca bu sanatın yaşamış olması mükemmel bir şey.
    • Ani’nin yakınındaki Ocaklı Köyü’nde küçük çocuklarla sohbet ettim. Okulların açılışının 2. günüydü. Hala ne öğretmen atanmış ne de kitapları gelmiş… Heyecanla her sabah hazırlanıp gidiyorlar. Canım ülkem!
Ocaklı Köyü minikleri
Yaşasın peynir!
  • Türkiye – Ermenistan sınırı görülmeye değer. Ani nasıl bir yermiş ya… Kiliseleri, camiileri, yürü yürü bitmeyen yolları, iki dakikada yazdan kışa geçen iklimi ve görkemli bir manzarası var. Yani sırf daha da net incelemek için bir kez daha gitmek isteyebilirim. Hatta istiyorum. Evet evet kesin istiyorum.

 

Bütün bu seyahatlerin sonunda İzmir’e geçtik. Kapanışı bol midye ve bira ile gerçekleştirdim. Her ne kadar iş için olsa da hayattan çalınmış bir 15 gün geçirdim diyebilirim. Hep söylerim, bazen uzakta aramaya gerek yok. Türkiye’de de görülecek çok ama çok güzel yerler var.

Speşıl tenks tu evrivan.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s