UYUMAYAN ŞEHİR

Keşke dünyadaki bütün ülkeleri, bütün şehirleri gezmiş olsaydım. Belki de gezerim kim bilir (çok zor!)… Ama gezdiğim ve gördüğüm az da olsa yer yok değil. Paris‘e kendimi ait hissetmiş olduğumdan bahsetmiştim, benzer bir duyguyu Roma‘da da yaşadığımı söylemiştim. New York o anlamda bir değişik… Kendini bir parçası hissetmekten ziyade, zorla seni kendisinin bir parçası yapıyor ama sen de pek na

Kahvaltılarla aklımı kaçırıyorum @ Five Leaves

zlanmıyorsun zaten. Yaşayan bir organizma gibi bu şehir; akıp gidiyor, büyüyor ve bölünüyor. Geçirdiğin miniminnacık zamanı sana aylar geçmiş gibi hissettiriyor. Problemli bir gönül ilişkisi gibi. Ama tatlı ve şımarık problemler…
Güne yine erken başladım manasızca ama seviyorum bu durumu o ayı… İlk olarak kaldığım yere çok yakın olan Five Leaves‘de kahvaltı ettim. Beni tanıyanlar bilir ki en önemli öğün kahvaltıdır benim için. Hatta kahvaltıdan başka bir şey yemesem bütün gün problem olmaz. Burası da tam yumurta ve bacon cenneti tabii ki. İşte Five Leaves de güzel mekanlardan biriydi bu anlamda. Foursquare sağ olsun tavsiye etti ben de gittim. Kaldığım yere yakın dediğim 2,5 km kadar ama yürüdüm. Bugüne bakmadım ama dün 13.8 km yürümüşüm 🙂 Yolunuz düşerse kesin gidin derim, tek problem wi-fi’larının olmaması ama OK.

Jeffrey ile tanışın! @ Spitzer’s Corner

Ardından almam gereken birkaç şey için Manhattan‘a geçtim derken Jeffrey aradı ve onunla buluştuk. Hızlandırılmış bir Lower East Side turunun ardından mola vermek adına Spitzer’s Corner‘a oturduk. Mükemmel Old Fashioned‘lar içtik diyebilirim -ki ben çok Old Fashioned insanı değilimdir-. LES‘a bayıldım bir sürü küçük dükkan ve aşırı güzel şeyler var. Bugün tur hızlandırılmıştı elbet ama yine gidip tek tek her yeri inceleyceğim bir gerçek.
Ardından yine yakınlarda olan Cafe el Portal‘da kendimizi Taco‘lara boğduk. Jeffrey‘nin arkadaşı Alan‘ın tavsiyesi ve eşliği ile gerçekleşen bu yemek yürüdüğüm kilometrelerce yol eşliğinde yaktığım bütün kalorileri fazlası ile yerine getirdi sanırım ama değdi!

Side Walk’ta Sangria eşliğinde genç arkadaşlarımızdan müzikli

Yemek sonrası yine hızlı gerçekleşen gece turunda son durağımız yine LES‘da bulunan Sidewalk Cafe oldu. İstanbul‘da var mı bilmiyorum -varsa n’olur gidelim!- ama “Open Mic” (açık mikrofon diye mal mal çevireyim ehe!) gecesine denk geldik. Komedyenlerden -ki hiç komik değillerdi- müzik gruplarına kadar birçok kişi sahnedeki yerini aldı. Açıkcası ben mekana da bu mevzuya da bayıldım. Bu arada Beck ve Jeff Buckley gibi isimler bu mekandan çıkmış. Ne acayip, ne güzel…
Hala turistik şeyler yapmadım ama keyfim yerinde. Gidilen şehirleri lokal bir insan gibi yaşamak her zaman daha ilgi çekici geliyor bana.
Ama karlar düşmeden Central Park’a gidip çimenlerde yuvarlansam hoş olabilir.
Broadway’de 3 müzikale bilet aldım onları muhtemelen sayfalarca yazarım zaten psikopat gibi.
Henüz hiç ama hiç ama hiç alışveriş yapmadığım için kendimi delicesine tebrik ediyorum.
Metro sistemi bir harika burada bence baskı yapalım ve İstanbul’da da 7/24 olsun.
The Clash ve tabii ki Joe Strummer‘a saygı kuşağı ile yazıyı bitiriyor ve yatıyorum. Bayıldım bu duvara!


Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s