HELLO 2015!

Resmen 2015 yılındayız. 2015 yılında olduğumuz yetmezmiş gibi Ocak‘ın da 3’te 1’ini geride bıraktık ki insanın inanası gelmiyor!
2015‘in ilk postu da yine New York‘tan.
Bu kadar kaosun içinde -ki seviyorum ben bu kaosu- bir anda kendimi spiritüel kitaplar okurken bulmam çok garip oldu cidden. Bu yaşıma kadar dönemsel olarak çok okudum ama bu sefer bir taktım sanki. Ama en çok da taşlarla bozdum sanırım kafayı. Bunların hiçbiri normal değil tabii ama ne normal ki? Okudukça, öğrendikçe ve şaşırdıkça daha da merak ediyor insan bu taş mevzunu. Yoksa kendimi spiritüel dünyalara atıp boğulmayacağım elbet, atanları gördük! Bu konuda buradaki Namaste Bookshop ve Stick Stone & Bone cidden saatler geçirilecek güzellikte. Yine Tibet House‘daki kitaplar da o şekilde ama Tibet House aşırı suni geldi bana nedense…

Saçma mirror-selfie’lerden bir demet…

Her ne kadar ait olmadığım bir yerde olsam da kendimi bir o kadar da New York‘a ait hissediyor oluşum bazen beni şaşırtıyor. Yani photoshop’la beni buraya koymuşlar ama photoshop’u da çok iyi yapmışlar gibi. En garip hissettiğim anlar ise özleyeceğimi düşündüğüm şeyleri özlemeyişim ve ilk etapta özlediğim şeyleri de özlememeye başlayışım. İnsan dediğin garip bir varlık, zort diye alışıyor bir şeylere.
Hiç yürümediğim kadar çok yürüyorum sokaklarda ve hiç konuşmadığım kadar çok konuşuyorum insanlarla, bayılıyorum buna.
Neredeyse 4 koca yılın ardından tekrar kırmızı şarap içmeye başladım. Hatta aynı eskiden olduğu gibi çok fazla seviyorum kırmızı şarabı.
Yıllar önce kafeinli kahve içemiyordum çarpıntı yaptığı için. Neyseki sonra yavaş yavaş içebilmeye başladım ama insanı derecede içiyordum. Fakat burada kahve insanın eline yapışıyor resmen. Olmuyor kahvesiz. Sanki yakıt gibi.
Fonda sürekli jazz olmasını seviyorum ama ruhunun rocker oluşuna bayılıyorum.
Bir de insanın vegan olası geliyor burada. Seçenek o kadar çok ki, “aç kalmam çok da güzel olur” diyorsun. Burayla kıyaslayınca Türkiye’de çimen kemirmekten başka alternatif yok resmen. Neyse şimdilik öyle bir planım yok tabii. Zaten yıllardır kırmızı et yemiyor olmak yemek alanımı epey daraltıyor. Tavuk yemeyeli de aylar oldu. Balık konusunda da Kurt Cobain’in dediği gibi  düşünüyorum -> “It’s ok to eat fish, because they don’t have any feelings” hahaha 🙂
Biraz New York dışını da göreyim istiyorum aslında. Ne bileyim Nashville‘deki Roger Waters konserine gidip gitmişken 1-2 gün kalıp orayı da görmek gibi! Ya da Orlando‘da Disneyland‘e gitmek filan. Ama tabii bunlar hep hayal hahaha 🙂 Bir yandan lokal gibi yaşasam ve bundan keyif alsam da bir yandan da on dakika içinde “dönüyorum ben ya!” deme ve 11. dakikada biletimi alma potansiyelim olduğu için elimden geldiğince her yeri görmeye çalışıyorum. Yazmayalı güzel konserler, müzeler, yemekler gelip geçti elbet hayatımdan…

1&2: Future Islands, 3: Mad Satta, 4: Ambrose Akinmusire

KONSERLER…
Valla açıkcası çok fazla konser izliyorum. Yani haftada birkaç tane olduğu gibi bazen günde 2 tane filan. Şimdi hepsini yazmayacağım ama birkaçından bahsedeyim.

22 Aralık: Jesse Harris @ Iridium Jazz Club
Christmas Eve’i Jesse‘de geçirdiğimden bahsetmiştim. Kendisi çok iyi bir müzisyen olmasının yanında sinema ve yemek arkadaşı olarak da bir harika. Iridium Jazz Club‘da onu ikinci kez izledim aslında. Damien Rice hisli, Norah Jones‘a yazdığı şarkıların da eşliğinde, bol yeni albüm içerikli bir konserdi. Iridium 21 yıllık bir jazz mekanı. Tam filmlerdeki gibi bir his veriyor içerisi. Bir yandan yemeğinizi yerken bir yandan da konser izleyebiliyorsunuz. Daha çok sevdiğim yerler oldu elbet ama bu da fena değildi işte. Şimdi 20 Ocak‘ta Rockwood Music Hall‘da albüm lansmanına gideceğim, merak etmiyorum dersem yalan olur.

9 Ocak: Future Islands @ Terminal 5
Açıkcası öyle bir Future Islands hayranlığım yok ve hatta pek de sevmem ama davet gelince neden olmasın dedim ve de gittim. Ve gördüm ki Future Islands çok ama çok büyük. Özellikle Amerika‘da. Bir kere 3000 kişi kapasiteli mekanda iki gün sold-out konser vermek başlı başına olay. Ayrıca her ne kadar kendilerini çok beğenmediğimi söylesem de canlı performanslarının bir başka olduğunu da söylemeliyim. Yani olurda İstanbul’a filan gelirlerse %100 eğlence garanti diyebilirim. Hayatımda gördüğüm en antipatik vokaliste sahip olmasına rağmen bunu söylüyorum.

8 – 10 Ocak: NYC Winter Jazz Fest
Ben öyle aman aman jazz dinleyen, jazz’ın tüm detaylarından anlayıp ahkam kesen bir insan değilim. Ama bu şehire jazz çok yakışıyor bu da bir gerçek. NYC Winter Jazz Fest‘in son günü İdil’in “Hadi!” demesi sonucunda 4 güzel konser izlemiş olduk. İlk olarak Judson Memorial Church‘te Ambrose Akinmusire izledik. Açıkcası benim pek de sevmediğim, beni yoran ve komplike gelen jazz konserlerınden biriydi. Ama bir kilisede olmak,  soğuk havaya rağmen elde bira enstrümanlarıyla sevişen jazz müzisynelerini izlemek başlı başına bir keyifti. Ardından The Bitter End isimli mekana geçtik ve yine NYC Winter Jazz Fest kapsamında Mad Satta izledik. Zenci sesli bir beyaz sahnedeydi ve bir an olsun başka bir şey düşünmeye veya başka bir şeye bakmaya izin vermeden bizi büyüledi. Mü-kem-mel konserdi. Bu vesileyle yeni bir isim keşfetmiş oldum. Mad Satta üzerine Butcher Brown‘ı da izledik ve Nublu‘nun yolunu tuttuk. İlhan Erşahin’s İstanbul Sessions her ne kadar gün içinde başka yerde de olsa biliyordum ki gecesinde Nublu‘dalar ve bir de üstüne onları izlemiş olduk ve aşırı dozda müziğin verdiği gülümsemeyle eve döndük.

Killer Heels @ Brooklyn Museum…

MÜZELER…
Ben kendimi bir müzeye kilitlemek ve orada yaşamak istiyorum özellikle de Brooklyn Museum‘a sanırım. O kadar absürd bir saatte gittim ki gezemediğim iki katı var ama olsun tekrar giderim kesin. Gittiğimdeki özel sergilerden biri “Killer Heels”di. Aklınıza gelebilecek tüm markaların çılgın topuklu ayakkabılarının sergilendiği bu sergide geçmişten de birçok örnek vardı ayrıca video gösterimleri de mükemmeldi. Onun dışında tamamen Mısır’a ayrılmış bir katı var ki orada mumyalar ve papirüslerle kendimden geçtim. Ne yazmış adamlar be…
Yine daha önceden gitmiş olsam da Modern Photographs from the Thomas Walther Collection için bir kere daha gittim MoMA’ya. Gayet de güzeldi. MoMA da beni çok mutlu ediyor ama olsun ben yine de Brooklyn Museum‘da yaşamak istiyorum!

MEKANLARDAN BİR DEMET…
Ten Bells… (247 Broome St)
Konser sonralarında vazgeçilmezler arasına girmeye aday sessiz sakin bir wine house. Şişesi 40 dolara çok güzel bir şarap içebildiğiniz gibi sapıtıp 400 dolara da çok güzel şarap içebilirsiniz. Ama sapıtmaya gerek yok her zaman.

Veniero’s Pasticceria & Caffe… (342 E 11th Street 1st & 2nd avenue arası)
Tabii geldiğimden beri herkes bana Magnolia Bakery’e gitmem konusunda baskı yapıyor ama ben tatlı aşığı değilimdir. Ve fakat geçenlerde resmen milföy pasta ve cheesecake aşerdim. Magnolia’ya da gidebilirdim ama sonra şans eseri burayı keşfettim ki burası da çok meşhurmuş. Milföy için yorum yapmayacağım ama cheesecake’de ölebilirdim. Mutluluktan tabii!

Lucky Strike… (59 Grand Street)
Margarita’sına bayıldığım, müziklerini sevdiğim, barda oturmaktan keyif aldığım, barmenleriyle keyifli sohbet ettiğim mekan. Hatta İstanbul’dan arkadaşım geldiğinde -Duygu- de birlikte gittik. 1 margarita diye başlayan serüvenimiz çok margarita ile son buldu. Gidin, için, sevin.

1: Ayza, 2:Ed’s Lobster Bar, 2&3: Zum Schneider…

Ayza Wine & Chocolate Bar… (1 7th Avenue Carmine Street)
Sahipleri yanılmıyorsam Türk. Çalışanlar full Türk zaten ama bir chocolate martini yapıyorliarki anlatamam. Üstüne bir de ahududu sosu ekliyorlarki. Öf. Buraya da beni Duygu’lar götürdü. İyiki de götürmüşler.

Ed’s Lobster Bar… (222 Lafayatte St. Spring & Kenmare arası)
Ben, şahsen, bizzat kendim ıstakoz sever bir insanım. Ama öyle canice girişemiyorum ıstakoza. Bana girşilmiş halde getirmeliler! İşte burası da orası. Yaşayacağınız lezzet patlamasını kelimelerle anlatmam pek mümkün değil. Yazarken ağzım sulandı öyle söyleyeyim. Yalnız çok ucuz bir yer sayılmaz. 1 lobster roll, 1 kadeh şarap ve tabii olmazsa olmaz tip ile birlikte 57 dolara kalktım ki fastfood diye adlandırabileceğimiz bir aksiyon için maaliyetli. Ama olsun arada gitmeli!

Bar Pitti… (268 Avenue of the Americas Bleecker & W Houstan arası)
İtalyan sever bir insan olarak -tabii ki mutfağından bahsediyorum!- Jesse’nin sürüklemesiyle gittiğim Bar Pitti cidden övdüğü kadar varmış. Bir kere yediğim mozzarella mozzeralla gibiydi. Homemade makarnalar lezizdi. Ve içtiğim 3 farklı şarap da harikaydı.

Zum Schneider… (107 Avenue C E 7th Street)
Burası da bir Alman mekanı. Çeşit çeşit biraları deneyebileceğiniz bir yer. Bir domuz sosisleri var ki anlatamam ben genelde ızgara olanı tercih ediyorum ama aslında diğerlerini de denemeli çünkü çeşit çeşit. Yanında bir de patates püresi of ki ne of! Oldukça da salaş bir yer, çok hoşuma gitti. Bir de her ne kadar içmemiş olsam da kışa özel gluhwine’ları -sıcak şarap- var.

Hadi bakalım… Yılın ilk post’u. Güzel bir yıl olsun.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s