VE 27…

İdil’den mum seansı…

Gerçekten insanın aklı bu kadar büyümüş olmayı almıyor. Yani hangi ara 27 oldum, neden oldum, kim buna müsade etti cidden anlamıyorum. Nasıl da sevmiyorum büyümeyi anlatamam. Geçen sene, “Büyümek, büyümek zorunda olmak, büyük gibi (!) davranmak filan hiç bana göre değil.” demiştim, hala sözümün arkasındayım. Ama şu an size bu satırları yazarken ocakta pişmekte olan bir yemeğimin olması, bunu benim yapmış olmam ve hatta ilk defa ıspanak yapmış olmam (Anne, gözlerin yaşardı mı?) sanırım hayatın bana “Büyüdün dostum” şeklinde cevabı. Ay düşünsenize bir gün “Şimdi ben bunu yazarken benim velet duvarları boyuyor” filan diyeceğim günler de gelebilir. Neyse çok var daha.

26’nın Getirileri, Götürüleri…
Gelelim arkada bıraktığım 26’ya. Ne şekilde hatırlayacağım, iyi mi kötü mü pek kestiremiyorum. “B*k gibi geçti 26 yaşım!” deme potansiyelimin yüksek olması bir yana dursun o kadar da nankör davranmak istemiyorum kendisine. Sonuçta bir sürü güzel şey de oldu. Güzel tatiller, güzel işler, projeler, geçen sene yeni yaşıma harika girdim mesela.
Durmaktansa ilerlemek adına -en azından hareket etmek adına- bir şeylerden vazgeçebilmeyi öğrendim. İnsanların o kadar da tatlı yaratıklar olmadığını öğrendim. İnsanların konuşan ama uygulamaya gelince yok olan varlıklar olduğunu öğrendim. En önemlisi de kimseye güvenip, kimseye inanıp bir şey yapmamak gerektiğini öğrendim. Ne acı ki ne varsa insanın kendisinde var, birine güvenip hareket etmenin sonu hüsran, hayal kırıklığı, fonda bağlama. Arkadaşlık denilen şeyin ne kadar değerli olduğunu öğrendim. Arkadaşlık denilen şeyin ne kadar kolay kirletilebilir olduğunu öğrendim. Samimiyet, samimiyetsizlik, sevgi, dostluk, yalan dolan, mükemmel insanlar, korkunç insanlar, yeni insanlar, eski insanlar şeklinde geçti bu yaş da. Bazı insanları sevmek için kendimi çok zorladığımı fark edip bu huyumdan vazveçtim.

Dönis İstanbul’dan “ipo” yazılı kar pastası yapmış bana…

İnsanlara tahammülümün inanılmaz azaldığı bir yaş oldu 26.
İçimde tutup söylemeyip kibarlık yapmaktansa, söyleyip gerçekçi olmayı sever ve bunu dener oldum. “Yani aslında sen çok şekersin ama tipine bakıyorum böyle hafif kıvrımlı bir garip şekillerdesin bir de bir koku var ama tatlısın yani yanlış anlama” şeklinde cümlelere gerek yok hayatta.  B*oksa b*k bu kadar basit. (Bu arada tabii ki yazarken ıspanağı unuttum ve tabii ki dibi tuttu ama olsun, birazdan tadına bakacağım)
Gelecek kaygısı denilen şeyi yaşamaya başladım ve tek kelimeyle nefret ettim. Halbuki ne güzel anı yaşıyordum. Gerçi şimdi de anı yaşıyorum ama fonda kaygı var. Ne olacağım? Ne yapacağım? Hayal ettiklerimin ne kadarını başaracağım? Bir gün gerçekten bulacak mıyım? Kime güveneceğim? gibi.

Brunch, şarap, sinema…

Neyse… Sevgili soulmate’im, yeni yaşımda elma dersem çık, armut dersem çıkma. (Bugün elma almam bir tesadüf mü acaba?)
Bir de ne istediğimi bilip bir o kadar bilmediğim bir yaş oldu 26. Yani aslında çok iyi biliyorum da bir yandan da bilmiyorum. Çok kafa karıştırıcı. Kendi içinde öyle de şizofrenikti anlayacağınız.

New York Aydınlatması…
Herkesin hala sorduğu, benim de arada dönüp kendime sorduğum bir de New York konumuz var. Cevabım olmadığı için sizlere de cevap veremiyorum ama şunu söyleyebilirim ki burada yaşamak gibi bir gelecek planım yok. Ama 26 yaşımın en mükemmel, en muazzam kararı bu oldu diyebilirim. Ben sadece kaçtım. Ülkenin halinden, sürekli yas tutmak zorunda olmamızdan, çevremdeki insanlardan bunalmamdan, istediğim işi/işleri yapamamaktan, insanların gözlerindeki heyecansızlıktan, yaratıcı olmaktan korkanlardan, fikirlerin değersiz oluşundan ve çok konuşup boş konuşanlardan kaçtım.
Bazı arkadaşlarımdan ve hiç tanımadığım benden yaşça çok genç insanlardan mesajlar alıyorum bazen, kendilerine bu New York hareketi ile ilham verdiğim konusunda. Birilerine ilham veriyorsam ne ala. Benim ilham alabileceğim kimse yoktu önümde. Ben benden yaşa büyük insanlara baktığımda sadece düşük omuzlar ve kabulleniş gördüm bugüne kadar. Çok saçma ama Paulo Coelho’nın “Alchemist” kitabının da bazı şeylerden vazgeçebilmemde etkisi oldu.
Diyeceğim şu ki varsa böyle bir hayaliniz, yapın. Üzerine ne kadar düşünürseniz o kadar uzaklaşabilirsiniz fikirden. En kötü 2 hafta sonra geri dönersiniz, ne olmuş yani? Ben 2. haftamda da dönsem mutlu olurdum. (Yalnız ıspanak bir leziz olmuş ki anlatamam! Valla olmasa söylemezdim, üf yani! Şimdi hakkıyla 27’yim)
Bu arada en çok ama en çok doğum günümden bir gün önce özledim annemi ve arkadaşlarımı. Yani zaten hep özlüyorum da o gün öyle bir ekstra oluverdi. Ama yani öyle böyle özlemek değil, burun direği sızlamalı filan. Özellikle de annemi sanırım (Ve 27 yaşında anne kuzusu oldu!).

Bence çok şeker bir iş yaptım kendi kendime…

Doğum Günümde Ne mi Yaptım?
E tabii ki New York‘ta olduğum için hayvan gibi partiledim. Sabahlara kadar dans, dans, dans… Şaka şaka 🙂 Öncelikle kendime -ben, şahsen, bizzat, kendim- SoHo’daki Cafe Select’te bir brunch ısmarladım. Ardından yürürken karşılaştığım bir arkadaşımla doğum günü şarabı içtik. Sonra “bir şey eksik, bir şey eksik” diye bütün gün söylenip durduğum şeyin üfleyemediğim mum olduğunu anladım. Yalnızım manlızım farketmez! Gittim çikolatalı bir muffin ve mum aldım. Evet, kendi kendime. Deliyim di mi? Sonra eve dönüp dilekler eşliğinde üfledim mumları. Ardından sinemaya gittim. Doğum günü ve sinema? Olmaz değil. Bu arada dramatik duymayın bu anlattıklarımı, cidden değişik bir kafası varmış, “once in a life time” denilen cinsten. Hatta ilham alıyorsanız bu yazdıklarımdan da alın. Neyse, üstüne doğum günümden bir haber arkadaşlarım aramaya başladı ve ben de tekrar çıkmak üzere bir eve uğrayayım dedim. Eve döndüğümde ev arkadaşım İdil ve sevgilisi Artem’in apfelstrudel sürpriziyle karşılaştığıma çok ama çok sevindim. Mum üfleyişler iki oldu yine. İdil’e bir sürü kalpler.
Devamını hızlı geçiyorum -çünkü en güzel tarafı eve dönüp yattığım andı-. Bir arkadaşımla sevdiğim bir barda buluşmak üzere sözleştik. Müzik berbat olunca bana geldiler onun önerdiği başka bir yere geçtik. Orada bir başka arkadaşım da bize katıldı. Mekan çok güzeldi ama bartender yoktu, “red wine” isteğine “white wine” getirecek kadar da mal biri vardı. Biz de çıktık. Başka yere gittik. Kapıda sıra. Hayatta sıraya girmem, yine benim sevdiğim bir başka yere gittik. Sakin, güzel müzikli, az kalabalık, oturup sohbet edilebilen bir yer. İki arkadaşım daha bize katıldı “İpek hadi seni partiye götürelim!” dediler. Gittik. Kapıda binbir problem. Neyse girdik. Hayatımda gördüğüm en korkunç mekanlardan biri. Nargile içilen, arabik elektronik müzik çalınan, kitlesi korkunç bir mekan. Ben ve orası? 15. dakika sonunda tabii ki mekandan ayrıldım. Neyse ki bunların hepsi 11:59pm itibariyle oldu da doğum günüm olarak saymayabilirim!

Umarım 27 yaşım sağlığın, sabitleşmenin, ailenin, sevilen işin, dünyayı görmenin, aşkın ve arkadaşlığın yaşı olur.

Tabii ki yine bir EN’ler listesi yapacağım. Yapmazsam olmaz.
En ilk kutlayan 3’lü: TR saati ile Emre, Müjde, Tolga NY saati ile Emre (ruh hastası alarm kurup uyanmış), Zeynep, Nil
En acayip kutlama: Kendime doğum günü pastası almam.
En Face-Time insanları: Emre, Zeynep
En komik video: Burak, Emre, Zeynep üçlüsü. The Aydoğans.
En “Haydi gel içelim”: Kırmızı şarap, Bulleit Bourbon ve margarita
En iyi ki doğurmuş: Tabii ki annecik!
En doğum günü kızı: Tabii ki ben!

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s