BİR MARDİN HİKAYESİ

Güzel Mardin…

Bundan 7 ay kadar önceydi sanırım, Cihangir Jash’da oturmuş ilginç (!) tatil planları yapıyorduk. Mardin’li, Antep’li, İğneada’lı… Tabii ben arada bastım gittim ve 5 ay dönmedim ama döner dönmez “işte geldim buradayım!” diyerek Mardin konusunu aklımıza sokan Serkan’ı aradım ve daha “Naber? Nasılsın?” demeden “N’oldu Mardin?” dedim. Bu telefondan 2 hafta sonra kendimizi bu mükemmel tatilin içinde bulduk.

Diyarbakır…

1- Kahvaltıcı Kadri, 2- Kasr-i Nehroz, 3&4- Yusuf Usta

İlk olarak Diyarbakır‘a uçtuk. Açıkcası daha önce hiç Diyarbakır‘a gitmemiştim. Sıcaktan ve açlıktan öleceğimi düşündüğüm anda Ulu Camii‘nin yanından yürüyerek Kahvaltıcı Kadri’nin yerine doğru yol aldık. Hasan Paşa Hanı içinde yer alan bu mekanda, kendinizi hepsini deneyemeyeceğiniz kadar kadar çok çeşit, bitiremeyeceğiniz kadar da bol ürünle bulamanız olası. Tatil boyunca “favori kahvaltımdı” diyeceğim kahvaltı bu değildi ama Diyarbakır‘a yolunuz düşünce denemelisiniz mutlaka.
Ardından sıcaktan kaçarak Diyarbakır Kültür Evi‘ne sığındık. Oradaki teyzenin benim iPhone sarjımın üstünden geçmeye çalışırken “Red Bull olsa kanatlanırdım” demesi bence tarihi bir reklamdı! Neyse efendim bu sıcak molasının ardından Cait Sıtkı Tarancı Müzesi‘ne uğradık. Zamanında yaşadığı ev cidden görkemli ama görmeseniz de üzüleceğiniz bir yer değil…
Gökyüzünün başka rengi de varmış! Geç farkettim taşın sert olduğunu” dizelerini hatırladık elbet.
Bu arada unutmadan orada Dört Ayaklı Minare var. Dilek tutup altından 7 kere geçiyormuşsunuz ve dileğiniz gerçekleşiyormuş. Valla biz üç kız yaptık, sonucunu bildiririm.

Batman…

İlk durağımız Hasankeyf oldu. Ben buranın yok olacak olmasının hiçbir mantığını göremiyorum maalesef. Ağzım açık yürüdüm yollarda, hayretle tırmandım tepelere ve sürekli “yok artık!” dedim manzaraya. Burayı görmemiş olsaydım çok ama çok üzülürdüm. Ne yapın edin mutlaka ama mutlaka Hasankeyf‘i görün. Kimse bana “aman mutlaka gör, inanılmaz!” dememişti. Orayı görüp de bana bunu demeyenleri de eshefle kınıyorum zaten. Hasankeyf‘in tepesinde bir yerde oturup Hilve adında bir kahve içtik. İçinde ceviz, bal filan var. Bunu da deneyin, ben çok beğendim.

Güneydoğu Anadolu ekibi @ Mor Gabriel Manastırı…

Hasankeyf‘ten şehir merkezine doğru dönerken Zeynel Bey Türbesi‘ne de uğradık. Gelinciklerin içinde hiçliğin ortasında bir türbe. Geçerken uğrayın. Ama uğramazsanız ağlamayın, o kadar da değil.
Ardından Serkan‘ın ailesi ve kardeşinin yanına geçtik. Serkan’ın kardeşi Selin bizi evinde 10 kaplan gücünde ağırladı. Zeynep, Lemi ve Nil‘in yemekleri gördüklerindeki mutluluğu ise herkesin görmesini isterdim. Kuzu, çiğ köfte, içli köfte, etli pilav… Ben mi? Ben mutlu mutlu ot kemirdim. Sanırım ben epeydir böyle misafirperverlik görmemiştim. Bir de 3 çocuk. Benim kapasitem asla yetmez buna. O gece orada kaldık ve sabah da deli gibi kahvaltı ettikten sonra tekrar yollara koyulduk.

Midyat…

Tabii ki Midyat‘a gider gitmez Sermiyan Midyat‘a mesaj attım. Neden bilmiyorum ama sanki bunu yapmazsam başıma bir uğursuzluk gelecek gibi hissettim. Hasta mıyım ne? Neyse bizimkiler acıkınca Kasr-i Nehroz‘a girdik hemen. Güzel mi güzel, tatlı mı tatlı bir otel. Bir daha yolum düşerse orada kalmayı çok isterim. Ama konu bu değil. Konu, biraz önce kahvaltı eden milletin kendini erik soslu kuzu incik, kol, bacak ve çeşitli kuzu uzuvlarına vermesi. Yanında da Süryani şarabı. Masanın ne kadar güzel gözüktüğünü anlatamam ama fotoğraf anlatır. Ben mi? Ben mercimek çorbası içtim, ultra mega hiper lezzetli.

Büyülü Hasankeyf…

Baktık karınlar doydu Mor Gabriel Manastırı‘na doğru yol aldık. Bence epey görkemli bir yerdi. İçinde hala yaşam olduğundan öyle elini kolunu sallayarak gezemiyorsun. İlla bir guide ile yürümek gerekiyor. Biz tabii bağımsız takıldık. Neden? Çünkü cinsiz. Burayı da not alın çünkü kendinizi ansızın Midyat’ta bulursanız mutlaka gidiyorsunuz.

Mardin…

Geldik esas destinasyonumuza Mardin! Ne güzel, ne büyülü, ne Game of Thrones bir şehirmiş Mardin… Valla hiç bilmezdim. Nil‘in bulduğu Gazi Konağı Butik Otel‘e yerleştik ve şehri keşfetmek adına kendimizi sokaklara attık. Oteli de kesinlikle tavsiye ediyorum. Kendi halinde mini mini, temiz, güzel teraslı bir yer.
Sokaklarda ilk dikkatimi çeken bütün tabelaların aynı oluşu oldu. Yani manavın da telefoncunun da telkaricinin de aynı. Bir standart getirmişler. Çok da yeni gerçi 2015’in başlarında olmuş. Hani bir ara İstiklal Caddesi‘nde de denediler de olmadı. Aman İstanbul‘da zaten hiçbir şey olmaz, zor. Tekrar (!) acıkan ekip bu sefer de kendini Yusuf Usta‘da buldu. Yusuf Usta bir kebapçı, herkes pek seviyormuş okuduğum yorumlara göre. Bizimkiler de pek sevdi. Ben mi? Bana başka mekandan kaşarlı pide istediler. Ama benim için oranın esas olayı açık ayranı oldu. Bir tas ve içinde metal bir kaşıkla sunuluyor. Mini bir kepçe de diyebiliriz. Adını şu an hatırlamıyorum kaşığın ama bir adı da vardı. Ardından “İçki içmesek mi?” şeklinde olumsuz sorup olumlu yanıtladığımız sorunun ardından Şahin Tepesi’nde Kabadayı Beşir’in Yeri‘ne gittik. Gerçekten değişik bir tecrübeydi Beşir Dayı ile tanışmak. Geldi tek tek elimizi sıktı. Duvarda “Müessesede kişilerin şarkı söylemesi kesinlikle kabul edilemez” yazan bir tabelanın asılı olması bizi bizden aldı. Beşir Dayı‘nın özlü sözleri de bonusu. Gitmezseniz bir ley kaybetmessiniz ama belki 1 tek içmeye uğrayabilirsiniz.
Ertesi sabah kendimizi kahvaltı bakımından benim için tatilin mucizesi olan Mezopotamya Otantik Cafe‘de bulduk. Alabildiğine Mardin Ovası manzarası ile -ki bence o deniz!- süper lezzetli bir kahvaltı edebilirsiniz. Kahvaltı sonrası Mezopotamya kahvesini deneyin. İçinde damla sakızı filan var ve çok güzeldi. Ki ben damla sakızını hiç sevmem.

2- Necropol, 3- Mezopotamya Antik Cafe, 3- İzla Art

Ulu Camii‘yi elbetteki gördük. Üstüne Deyrulzafaran Manastırı ve Dara Antik Kenti ziyareti de gerçekleştirdik. Özellikle Deyrulzafaran pek güzel. Dara Antik Kenti‘nin yanında yer alan Necropol Cafe‘deki ayran (dewe meske) ve gözleme de çok acayip bu arada.
Tahmin edeceğiniz üzere ekip tekrar acıktı. Yenişehir’e döndük ve tavsiyeler üzerine Asude-i Merdin’e gittik. Yöresel birçok yemek bulabileceğiniz bir mekan. Bizimkilerin “oh oh”larından yemekleri sevdiklerini de anlıyorum. Ben mi? Coca-Cola light içtim.
Bu yemeğin ardından Zeynep, Nil ve Lemi İstanbul‘a doğru yola çıktılar ama biz Serkan‘la kaldık ve “İlk hedefimiz İzla Art ileri!” diyerek daha 3 ay önce açılmış olan güzel bir yere doğru yol aldık. Gerçekten bizimkiler bu mekanı kaçırdı diye çok üzülüyorum. Sırf bu yüzden tekrar gidebiliriz yani. Orada kendimi Süryani Şarabı’ndan ayrılamazken buldum. Kaç kadeh içtim kim bilir… Yok böyle bir lezzet. Bunun yanı sıra güzel müzikler, güzel kitle ve hoş sohbet sahibi Gabi de bonusu. Düşünün o kadar hızımı alamadım ki ertesi gün de oradaydık. Bu arada Gabi’nin babası Mardin’in en eski telkari ustalarından Suphi Usta. Ona da bir uğrayın bence belki şirin birer insan olursanız telkari yapımını izlemenize de izin verir.

Notcuklar…

Meeee….
  • Mardin’de ova değil, deniz var. Siz görür müsünüz bilmiyorum ama biz gördük.
  • Hilve ve Mezotpotamya kahvelerine bayıldım. Mırra’da ölüyordum. Ama bunlar dışında da bir sürü kahve denedim. Kahve denemeye bayılıyorum ya.
  • Anadolu insanını çok ama çok seviyorum.
  • Dara’ya giderken 1,5 günlük bir kuzu ile karşılaştık. Nasıl tatlı anlatamam, ilk defa görmenin verdiği 3 yaş tepkisi ile yaklaştım kendisine.
  • “Mardin’in ünlü esprisin duydunuz mu abla?” diye gezen çocuklar ilk gün çok şekerlerdi ama 4 günün ardından içimde karate yapma isteği oluşturdular.
  • Mor Gabriel’deki antipatik rehbere kafa atmamış olmak da içimde yaradır mesela.
  • Son gün Mardin’den Batman’a dönerken yolda bir ayran içtik. Büyük saçmalıktı. Ben böyle anormal lezzetli bir şey görmedim.
  • Evet gittiğimiz her yerin mutfağı et üzerine kurulmuş durumda. Ve ben yemiyorum. Ama hiç zorluk filan çekmedim. Yani et yemeyen biriyseniz “ay şekerim n’apıcaaağğğm” tribine girip insanları deli etmeyin.
  • Ben İzla Art’taki şarap ile aklımı kaçırdım. Olacak iş değil. Ki başka Süryani şarapları da içtim bu seyahatte hiçbiri bir İzla Art’ın şarabı gibi olamadı.
  • Bir ara sabunlara taktım. Kendime acayip acayip sabunlar aldım. Umarım kullanırım.
  • Mezopotamya Otantik Cafe’den bahsettim ya, hah işte oraya gidip özellikle katmer ve menemen yiyorsunuz. Bakın es geçmeyin, sonra üzülmeyin.
  • Bütün manyakları özenle seçmişimcesine arkadaşlarım olmasına bayılıyorum.
  • “Mardin’i gören Nil çığlığı” diye bir şey var artık hayatımızda. Düşünün öyle bir manzara.
  • Lemi 40 yaşından sonra köklerinin Mardin’e dayandığını öğrenerek büyük bir aydınlanma yaşadı.
  • Zeynep çok pastoral bir insanmış. Bu yönüyle tanışmış oldum. Ayrıca Mardin’deki bütün şalvarları İstanbul’a taşımış olabilir.
  • Ben mi? Ben çok normalim.
Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s