BİR DATÇA HİKAYESİ

Palamutbükü my love…

Benim için Datça demek düğün demek, çünkü hayatımda 1 kere Datça’ya gitmiştim o da düğün içindi. Gerçi o gidiş ne kadar sayılır bilmiyorum. Çünkü Antalya’nın Ormana Köyü’nden 2,5 saatlik araba yolundan sonra Antalya – İstanbul ve İstanbul – Dalaman uçuşu yapmıştım. Bagajımın kaybolmasından dolayı 2 saat havaalanında beklemiş ve ardından Dalaman – Datça yolunu 2 saat araba ile gitmiştim. Dönüş mü? Yine 2 saat Datça – Dalaman üstü Dalaman – İstanbul, İstanbul – Ankara, Ankara – Kars uçuşu yaptım. Evet aynı gün. Hayır deli değilim. Arada ne mi yapmıştım? Deli gibi içip, eğlenip, dans etmiştim. Hayatımda gittiğim düğünler arasında Top 5 yapsam (zaten herhalde 6 tane gitmişimdir) 1 numaraydı! Neyse, konumuz Datça.

Geçen Pazar günü Yalıkavak’ı bir ufak terk edip Datça’ya gittim. Biraz tebdili mekan, biraz arkadaş, biraz yeşillik, biraz içe dönüş, biraz güneşi selamlayış, biraz huzur… Şaka şaka, sadece gittim. Hepsi o.
Bodrum – Datça arası feribot oldukça keyifli bir ulaşım şekliymiş. 1 saat 45 dakikada hop Datça’dasınız. Mededi’nin annesi Sidal’da kaldık 🙂 O ve üniversiteden bi grup arkadaşı Datça’da çok tatlı bir sitede harika evlet almışlar ve komün halinde yaşıyorlar. Bundan 35 sene sonra umarım biz de aynısını yaparız.

Les imbéciles…

Sonrasında ilk gün daha önceden düğünün de yapıldığı Palm Bay Beach Hotel’de denize attık kendimizi. Açıkcası normalde şahane olan deniz, dalga ile birlikte aşırı bulanık bir hal almıştı, küstüm. Fakat benim maksimum 5 dakika süren küslüğüm sonucunda eğlenmeye devam ettim. Akşam ise bizim minik Emre harika bir makarna ziyafeti gerçekleştirdi bize. Kaç şişe şarap içtik konusuna girmeyeyim. Söz konusu Mededi ile şarap içmek olunca ayar kaçabiliyor.
Ertesi gün Palamutbükü’ne denize gittik ki gerçekten bir çeşit cennetti orası. Kendisine aşık oldum, midemde kelebekler uçuştu. Turkuaz bir deniz, sessiz sakin bir ortam, az insan ve huzur. Sanırım Datça’ya her gidişimde orada denize girmek ve bütün gün orada yatıp uyumak istiyorum. Huzur Palamutbükü’ndeymiş. Akşam ise kendimizi gözleme dünyasına bıraktık. Bence zaten tatil dediğimiz şeyin ana besin kaynağı gözleme olmalı.
Sonunda Eski Datça’yı görmüş oldum. Taş evler, dar sokaklar ve minik mağazalar. Tek kelime ile ba-yıl-dım. Can Yücel’in evini dışarıdan görüp Antik Cafe isimli mekanı ele geçirdik. Canlı müzik olan bu mekanda önce bütün şarkılara müdahale ettim ardından Emre sahneyi ele geçirdi. Pink Floyd, Cat Stevens, Rolling Stones filan söyledi bize ve aşçı (!), yazar (!), karikatürist (!) kimliğinden sonra bonus olarak müzisyenliği de ekledi. Hayırlı bir evlat, tatlı bir insandır. Kendisine ulaşmak isterseniz bana yazın 🙂

Datça Vineyard…

Son günümde ise kendimizi Datça Vineyard’da bulduk. Ben ki şarap hiç sevmem içiverdim biraz. Ben tadım yaparız, coşarız filan diye düşünüyordum ama biraz uzaylı çıktı oradakiler. Ve fakat güzel bir peynir tabağı ve harika manzarası ile beni mutlu etmeye yetti de arttı bu seansımız.

Notcuklar…

  • Bence Mededi şahane bir insan.
  • Bence Emre komik bir insan (ah bu arada kendisine ulaşmak isteyenler, bilin ki çok konuşur!)
  • Datça Vineyard’da “Beyaz salıncak çok güzeldir” önerisi aldık, şarap için öneri alamazken.
  • Palm Bay Beach Hotel’de menüde adını bilmediğim bir şeyi sormam ve garsonun “oradakilerin hepsi balık” demesi ama orada patates kızartması, mücver filan olması ilginçti.
  • Kalabalık bir şekilde oturmak, şarapları yudumlamak ve dedikodu yapmak bazen çok sevdiğim bir aktivite oluyor. Hayır hayır, genelde çok sevdiğim bir aktivite.
  • I love Datça.
Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s