KABUS KERİM’Lİ ANADOLU’NUN ARDINDAN

1)”Scheisse”ci teyze 4) Glühwein-team 5) İtalyan şef Kabus Kerim

Bir müddetir kısmi bir “adım adım Anadolu” ile minimal bir Almanya ziyareti üstü bol yol içerikli bir süreçteydim. Bilmem yazıları gerekli mecralardan takip ettiniz mi?!
“veni, vidi, amavi” demek istiyorum gidip gördüğüm yerler ve tanıştığım yeni insanlar için. İstanbul’u ne kadar özlemediğimi kelimelerle anlatma sıkıntısı çeksem de yarın sabah uyandığımda “N’aber İstanbul?” şeklinde olacağımı da biliyorum. En fazla 36 saat filan alıyor bu alışma süreci.
Nasıl, neden ve ne için bilmiyorum ama bugüne kadar yaptığım her işte mutlaka bir takım şakalar, komiklikler oldu. “Bu da mı? Yok artık!” cümleleri hep bol keseden havada uçuştu. Gerçi bunu sadece yaptığım işlerde değil, kendimi bildim bileli hayatımın genelinde yaşıyorum o da ayrı mesele.
Kabus Kerim’in hayat hikayesini, köklerine dönüşünü ve tabii ki müziği konu edinecek olan bu mini video serisinin detaylarını redbull.com’da yazdım. Peki ya arka plan?
Kerim, Mehmet, Sinan, Ezgi, Emre, Berk, Begüm, sevgili şöförümüz Muhammed bey, adını hep unuttuğum diğer şöförümüz, hayatımıza dönem dönem girip çıkan konuklar ve tabii ki yol boyu bana eşlik eden Minions ekibi ile kendi çapımızda bir şeyler yaşadık işte.

NÜRNBERG
Berk ve Sinan’la sabahın köründe uçtuğumuz Nürnberg’de, daha havaalanında yaşananlardan şakalı geçecek olan süreç kendini belli etmişti. Çok fazla malzeme olduğundan ve yanımızda hiç bozuk para olmadığından dolayı dram yaşanıyordu. Zaten %99’u Türk olan kesime “Pardooon bozuk paranız var mı?” şeklinde sorular yöneltiyordum. Derken tez canlı bir teyze heyecanla bize 50 cent uzattı ve malzemeleri taşımak için aracı aldık. Ben de kibarlık olsun diye “Bari çantanıza yardımcı olayım” diyerek ve tabii bir yandan da sigaraya koşarak Sinan ve Berk’i kaderleri ile baş başa bıraktım. Ama kim derdi ki bu teyze Türkiye’den Almanya’ya sucuk ticareti yapıyor? Ben de onun çantasına yardım edince hop güvenlik beni de aldı. Neyse ki fazla uzun sürmedi beni tutmaları, bu vesileyle orta okul Almancam devreye girdi. Ama gitti teyzenin sucuklar.
Nürnberg’de aramıza Prag’dan Peter isimli bir arkadaş katıldı. Aslında Peter değil, zaten kız ama benim için Peter olarak kaldı. Dünyanın en ağır, en sakin insanlarından biri olmasına rağmen iki kadehin sonunda Kerim’i sabah 6:30’da koşuya davet edecek kadar açıldı. Gittiğimiz korkunç barda hiç sıkılmadan fıstık (!) savaşı yaptı. Biz hep Türkçe konuştuk ama o hep bizi anladı. Kaplumbağa gibi geldi ama Flash gibi aramızdan ayrıldı.
Enteresan bir yerdi Nürnberg. Son derece sakin. Mesela ben yaşayamam ama birkaç gün geçirmek için de ideal. Bratwurst’a koştuğumuz ve tıka basa yediğimiz bir anda, Sinan ve Berk’in “Bir de şu steak burger’ı deneyelim ama ikiye bölsünler” demesi sonucu Bambi’nin sokak versiyonu bir mekanda çalışan kadın tarafından “Scheisse”lerle uğurlandık. Ne mutsuz oldu o kadın burger’ı ikiye bölmesi gerekince… Bir soru işareti olarak aklımda kalacak hep.
Nürnberg – Salzburg arası yol maceramız da epey iyiydi. Bir arabada Kerim, Emre, Sinan ve ben; diğerinde ise Berk ve Mehmet vardı. Bir noktada polis tarafından çevrildik. Ama bizim araba çevrildi yani, malum VW T3’te hippi’ler gibi takılıyoruz. Tabii ki Berk’ler de hemen arkamızda durdu. Biz ne yaptığı belli olmaz haldeyken ve ben zaten her zaman her şeye gülerken, arkamızda duran arabadan Mehmet’in çıkıp son sürat ormana doğru koşması efsane oldu. Tabii ki aniden gelen çişten başka bir şey değildi. In te middle of nowehere en iyi çözüm de ormandı elbet. Ben polis olsam bir gerilirdim o da ayrı mesele.
BURADAN da hikayeye bir göz atın tabii.

1) Bulgar taksi 4)Bilardo dersi 5) Kabus Kerim ile kavuşma anımız

EDİRNE
Edirne de bizim Sinan gitti yerine Pablo geldi. Ondan sonra zaten hep Pablo’ydu. Zaten turnenin soundtrack’i de bu sebeple Narcos – Tuyo oldu. DİNLEYİN ! Buna rağmen Edirne belki de içlerinde en sakin en normal geçen yerlerden biri oldu. Fakat Kapıkule maceramız oldukça saçmaydı. Madem buraya kadar geldik, Bulgaristan’a neden bir bakmıyoruz temasıyla yola çıkarak sınırdan yürüyerek geçtik. Sınırdaki görevlisinin “Ne yapacaksınız?” sorusuna Sinan’ın verdiği “Bir bakıp çıkacağız” cevabı efsane oldu. Adam da anlayamadı zaten. Sinan, Emre ve ben madem geçtik biraz bakalım diyerek taksiye atladık ama o macera da taksicinin gaz salınım seviyesinden ötürü baş ağrılı ve sancılı geçti. 30 dakikalık Bulgaristan maceramızın geri dönüşü ise yine enteresandı. Beni yabancı sanan Türk görevlinin “Baggage open. Whiskey?” demesi bende mavi ekran çıkmasına sebebiyet verdi. “Tek buzlu bir tane içerim” dememek için de kendimi zor tuttum. Sinan’ın ise eldivenli ve sırt çantasında kameralı oluşu ilk önce bomba paniği yarattı. Ardından eldivenlerinden ötürü “Dağdan mı indiniz?” sorusu geldi ki ben orada kahkahalarla olay yerini terk ettim. Kısa Edirne ziyaretimizde herkes ciğerle beslenirken ben sadece salatalık ve domates yiyebildim. Sanırım bu sebeple olacak ki bir bayılma tehlikesi atlattım. Bayıldım mı? Hayır. Buna da güldüm tabii.
Kaldığımız otelin karşısında yer alan ve Edirne’nin çok ötesinde bir mekan olan Rys Hotel’in altındaki Variant Game & Sports Bar’da Kerim’den ciddi bilardo dersi aldım. Ben yine New York’ta usul usul Fat Cat’te oynayayım en iyisi! 🙂
Bence BURADAN Edirne’yi de bir okuyun.

2) Kestane-time 3) Korku filmi

MANİSA
Manisa’ya daha önce hiç gitmemiştim. O yüzden gideceğimiz yerler içerisinde en merak ettiğim şehir de orasıydı. Türkiye’de görmediğim sayılı yer kaldığını düşünecek olursak heyecanımı anlayışla karşılarsınız diye düşünüyorum. Edirne – Manisa yolunda Pablo Sinan’ın muavine dönüşmesi ve yol boyunca bize servis yapması ve anonsları inanılmazdı. Zaman zaman disco’ya dönüşen aracımızın videolarını paylaşmayı çok istemekle beraber psikoloji bozmamak adına yapmayacağım. Ama yol, zaten Manisa’nın normal olamayacağını yüzümüze çat çut vuruyordu. Yaklaşık 10 saat boyunca Kerim, Mehmet, Sinan, Begüm, Berk, Ezgi ve ben bir aileye dönüştük. Araç evimiz, hepimiz de akraba olmuştuk. O gün bugündür bir aileyiz zaten. Manisa’da konaklamak için Spil Dağı’nı tercih ettik. Olası yaban domuzu ve vahşi at karşılaşmalarına hazır ama 15 derece azalan hava sıcaklığına hazırlıksızdık. Tam öncesinde benim bir şekilde boka basmam sonucu arabada boğulma tehlikesi atlatmamız ise korkunçtu. Herkes seferber oldu, büyük panik yaşandı… “Kıpırdama İpek”, “Ayaklarını kaldırma İpek”, “Dura ayağına poşet geçirelim İpek”, “N’aptın sen İpek?!” şeklinde sürekli söylendiler bana. Ama bunu yılda birkaç kere yapmazsam rahat edemiyorum.
Malum kalabalığız, bavul sayımız fazla ve her seferinde yerleştirme problemi çekiliyor. Ama ufak bir aranın ardından aramıza tekrar katılan Emre, Ezgi’nin deyimiyle tam bir aile babası olarak biraz da bavulları yumruklayarak mevzuyu çözdü. Fakat bavullara karşı olan hıncını hiçbir zaman anlayamadık.
Spil Dağı’na çıkmadan önce orada hiçbir şey olmadığını bildiğimizden mini bir alışveriş yaptık ve görüş mesafesini 1 metreye düşüren sis eşliğinde dağa tırmandık. Değişen iklim ve aşırı magnezyum (!) hepimizi delirtmiş olmalı ki Kerim’in evinde sonsuz bir partiye başladık. Sandviç ve cola eşliğinde liseli kıvamında başlayan ama görsel olarak kız isteme törenine benzeyen bu an; beyaz ışıklardan rahatsız oluşumuz sonucu pembe poşetleri lambalara gerçirmemizle 90’lar partisine dönüştü. Bir ara yine ev haline büründük ve Sinan bizler için kestane hazırlamaya başladı. Ama kimse bana karanlıkta korku hikayeleri anlatıp, her bir kişi tuvalete gittiğinde bıkmadan ve de usanmadan toplu halde bir yerlere saklanışımızın sebebini açıklayamaz. Sinan’ın cama tırmanmasını ise hiç açıklayamaz. Kendi evlerimize dönerken ormanın içinde bağıran adamı ise açıklamak isteyen olursa da ben duymak istemem. Her şey magnezyum(!)dan.
Ertesi gün Kerim’in ilkokulunda yaptığımız çekim de efsaneydi. Gökyüzü sürekli bize sağanak şakaları yaptı. Sürekli kaçıp saklandık. Ama bir şekilde o çekimi tamamladık. Açıklanamayan bir durum da Manisa konuğumuz MC Yener’in kendisine ait olmayan bir bavul ile aramıza katılmasıydı. Sırf yanında duruyor diye ekip tarafından bize dahil edilmişti. Anlayacağınız açıklanamayanlar diyarı oldu Manisa.
Manisa’dan gittiğimiz bir sonraki durak ise Aydın’dı. Oraya kısa bir ziyaret yaptığımız için başlıklarımdan yemeyeceğim ama daha önce de Aydın’a gitmiş biri olarak havasını, suyunu çok sevdiğimi söylemeliyim. Peki o deve güreşlerini ne yapacağız? Ben bu hayvan dövüştürmeyi, güreştirmeyi gerçekten anlamıyorum. Bence esas hayvanlık o oluyor. Zekası, hayatta olduğu sürece yemek, içmek ve üremek dışında bir şeye çalışmayan develeri alıp dövüştürüyor ve bunu şenlik kıvamında yapıyorsun. İçimde bir Panter Emel olmasa da görüntünün üzücü olduğunu söylemeliyim. Eğlenceli değil, komik hiç değil.
Şimdi hop BURADAN da bakıyorsunuz.

ANKARA
Ankara’yı oldum olası sevmem. Sanırım hiçbir zaman da sevmeyeceğim. Ama tamamen kişisel sebepler, yoksa çok eğleniyorum gittiğimde. Ama gittiğimde bir ya da iki günden fazla kalmamaya özen gösteriyorum. Bu sefer kendi standartlarımı aşarak 4 gün boyunca oradaydım. Ankara’ya gidişimiz öncesi yolda Sinan ile en arkada oturup delicesine gülerken bir anda dumanların yükselmesi ile ne yapacağımızı şaşırdık. Yanımda uyuyan Ezgi’yi unutarak arabadan dışarı fırladık. Boğulmaktan son anda kurtulduğumuz bu olayın neden olduğunu hala çözemedik ama sanırım bir takım güçler (!) Sinan’la bana bir şey anlatmaya çalıştı! O dumanlar nedendi hala bir muamma! Yanıma saç fırçası almayı unuttuğum bu 15 günü aşkın sürecin Ankara ayağında saçım atık doğal rastaydı. Bunu bir bilimsel deney gibi düşünmeye çalıştım, kendimi kandırdım ama deneylik hali kalmadığından ve hatta deney başarısız olduğundan bir erkek berberinden Ezgi ve Begüm saçımı taradılar. Sahi neden herhangi bir yerden bir saç fırçası almadım kendime? Cevabım yok.
Derdiyoklar Ali Ankara’nın neşesiydi, bir anda şarkı söylemeye başlama potansiyeli ve anlattığı hikayelerle gönlümde apayrı bir yer edindi kendisi. Ankara sondu, ben pek bir üzüldüm ama her şey gibi bu da bitti.
BURADAN da bir göz attınız mı tamamsınız.

Speşıl tenks tu…

  • Güzel esprileri ve bol kahkahası bir yana dursun, karanlık ve çakmak dokunuşu ile bir korku (!) karakterine dönüşebilen Kabus Kerim’e…
  • Yemek konusunda gördüğüm en çılgın insanlardan biri olan, backstage fotoğraflarını merakla beklediğim ve fikirleri ile her türlü yardımcı olup en az bizler kadar (!) yorulan Mehmet’e…
  • Ne söylense inanan, sohbeti çok eğlenceli olan, genel olarak hep güldüğü için kocaman sevgimi kazanmış “Abi sen hayırdır?” Ezgi’ye…
  • Her ne kadar aşırı ciddi (!) takılsa da, pat diye ortadan kaybolma ya da ortama girme gibi özellikleri olsa da ara ara güldürmeyi başardığımız Emre’ye…
  • Her gün görsem sıkılmayacağım, durum komiği, ailemizin DJ’i, yönetmenimiz Sinan (a.k.a Pablo)’a…
  • Turne boyunca “Ya ben sana bir saç kremi vereyim” diyen, bir bana sözletme imzalatmamış olan, hep bizi erken terk eden Begüm’e…
  • Ailemizin cidden babası gibi olan, başıma bir şey gelse düşünmeden ilk onun yanına koşacağım, al yanaklı (!) Berk’e…
  • Her şeyden endişelenme potansiyeli olan ama çok şeker şöförümüz Muhammed Bey’e…
  • Yollarda bana eşlik eden Minion’lara…
  • Et dışında da bir şeyleri bünyesinda barındıran dünyaya…
  • Özellikle salatalık, domates ve beyaz peynire…
  • Yaptığımız geyiklerle beni iyice güldüren ve uzakta da olsa bizimleymiş gibi olan Ayyan’a…
  • Şaka maka bu projenin fikir aşamasından buraya gelişine kadar her türlü dokunuşta bulunan herkese…
Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s