VE 2015 BİTER…

Kendisini tarif etmekte oldukça zorlandığım bir yıldı 2014. Ama sanırım 2015’le iyi anlaştık. Sadece 5 ay belki de biraz daha az İstanbul’daydım, nasıl sevmeyebilirim ki 2015’i?
Öncelikle 2014’ün sonunda da orada olduğum gibi yılın ilk 3 ayı New York‘taydım. O kadar yer gittim gördüm ama oraya karşı hissettiğim aşkı hiçbirine hissetmedim. Bir insana karşı bile hissetmemiş olabilirim. Yok abartmayayım di mi? Hayatımda verdiğim en ama en doğru karardı uzunca bir süre kendimi New York’a bırakmak. Hatta bazen gidenleri görünce ufak bir kıskanıyor (eski sevgiliyi kıskanırcasına), ardından onunla (bkz. New York’la) kurdukları güzel ilişkiyi görüp birbirlerine iyi geldiler diye seviniyorum (yine tıpkı eski sevgililerime yaptığım gibi). Yine de benim kurduğum ilişki bambaşkaydı, tıpkı herkesinkinin başka olduğu gibi 🙂
Mesela yeni yıla çok enteresan girdim. Yani 2015’e. Daha önce hiç yapmadığım bir şekilde ve tercihen bir başıma. İnanılmaz güzel bir deneyimdi. Ya da doğum günüm adına da ilginç bir tecrübe oldu. Çok güzel ve hala devam eden arkadaşlıklar, unutulmayacak ve hala arkadaşım olan minimal bir sevgili (kaç insan sevgilisini minimal diye kategorize eder acaba? Ama kötü bir şey değil), hala skype & facetime konuşmalarının vazgeçilmezi şahane bir ev arkadaşı, çılgın partiler, leziz yemekler, mükemmel sokaklar, unutulmaz muhabbetler ile geçirdim 2015’in başlarını. Hakkını hayatta yiyemem o yüzden.
İstanbul’a dönerken depresyona gireceğim söylentileri de asılsız çıktı. Hiç öyle “Ay şekerim nerede Niiiyooork, nerede İstanbul hıh!” demedim. Söylenebilir, söylenebilecek kadar fark da var, o fark damarlarınıza kadar işliyor ama neden günlerimi “Ah” ve de “Vah” ile mahvedeyim ki? Döndüğüm ilk 48 saatte tacizinden, lafına, kalabalık toplu taşıma aracından, öküzüne her şeyi yaşadım. Güzel olan tek tarafı ailem ve arkadaşlarımla bir araya gelmiş olmaktı. Tam o depresyon ve mutsuzluk çukuruna düşüyordum ki “Saçmalama” dedim kendime ve konuyu kapadım, artık İstanbul’daydım ve (burada bir küfür var, yani “biiip”) kabul etmeliydim.
Güzel gezdim bu sene… Hem keyif için hem de iş için. İçinde daha önceden gördüklerim de olsa Diyarbakır, Batman, Hasankeyf, Mardin, Adana, Antalya, Konya, Samsun, İzmir, Ankara, Edirne, Manisa, Aydın, Isparta, Kütahya ve muhtemelen unuttuğum daha nice şehirlere gittim. Herkesin burun kıvırdığı ama görülecek çok yer olduğuna inandığım enteresan ülkemde yine gezdim anlayacağınız. Özellikle Diyarbakır – Batman – Mardin üçlüsüne aşık oldum. Ne de üzücüdür ki şu an böyle elimizi kolumuzu sallayarak gidemiyoruz…
Yazın 3 ayımı Bodrum’da geçirdim. İş içindi evet ama olsun. İnsan yaptığı işten keyif alınca nerede ve de nasıl olduğu pek önemli değil, her türlü güzel vakit geçirebiliyor. Şahane konserler organize ettim ama bir kez daha anladım ki Bodrum’un “kooop kop” tarzındaki içi boş gençliğinin müziği anlaması için biraz daha vakit gerekiyor. Onlar hala şampanya ile duş almak ile Halikarnas’ta köpük partisine katılmak arasında bir yerlere sıkışıp kalmış vaziyetteler.
Geçen sene “Ah bir gitsem de görsem”lerimden Berlin’i görmüş oldum, pek sevdim. Bir de ortak lisan ve aynı ülkede farklı bir dünya olarak Nürnberg’i (ki bu da iş içindi) görmüş oldum.
Çok güzel festivallere gidip, çok şarkı söyleyip, çok dans ettim.
Bol bol müzik çaldım, en çok da Slope’ta çaldım. Kah insanlar eğlendi, kah “Aaa resmen kimse yok” dedik. Bazen evde arkadaşlarıma çaldım.
Çok içtim, liseli gibi sarhoş oldum. İyi ki de oldum. Hem de tam 11 kere.
Ve tabii ki yine çok güldüm.
Sanırım hiç olmadığım kadar bencildim. Aslında bencillik demeyelim şimdi. Çok değer verdiğim insanlar dışında kimseye vakit ayırmak istemedim sadece. Yani tabii ki sosyalleştim, sosyalleşmeyen bir İpek mümkün değil ama insan ayırdım işte. Hep gördüğüm insanları görmeyi, hiç konuşmasak da onlarla sessiz oturmayı tercih ettim.
Çok aptal insanlarla tanıştım bu sene. Hatta bazılarını yıllardır tanıyorum. Kendi ilişkileri içindeki mutsuzluklarını terk edip gidemeyen, onun içinde debelenip duran, aldatmayı ya da mutsuzlukta boğulmayı daha makul gören aptal insanlarla. İki tanesini çok yakından inceledim ve kendilerini dinledim. Ne biçim bir comfort zone’sa bu? Hastalar.
Çok ama çok keyifli işler yaptım. 1 yıl aradan sonra bir proje için Dream TV ile tekrar bir araya gelmek gibi, Fashion Week’lerden, Açık Sahne’ye sunuculuklar gibi, organizasyonlardan sosyal medyaya gibi,  Red Bull’la Kabus Kerim projesi gibi, bol bol müzik çalmak gibi. Ve tabii bol yazı ve röportaj gibi…
Yer yer çok sıkıntı çektim. Çok üzüldüm. Böyle hüngür hüngür ağlamak istedim ama nedense ağlayamadım. Onun yerine gidip garip filmlerde en ağlanmayacak şeylere ağladım. Hem gözüme bir şey filan da kaçmadı, ciddi ciddi ağladım yani.
Sanırım bu seneyi pek sevdiğimden olsa gerek “ya ölürsem?” diye çok düşündüm. Epeydir ziyaretime gelmeyen ve zamanında özellikle de en keyifli olduğum anları seçen panik atak denilen illet birkaç kere yokladı, bir şekilde bastırdım kendisini ama bu soru hep kafamdaydı “ya ölürsem?” Sonra yaşam tarzıma, yediklerime, içtiklerime, uyku düzenime baktım ve “Bu ne biçim bir korku?” dedim. Madem korkuyorsun biraz dikkat et di mi?
Bu sene o yaklaşan 30 yaşa yaklaşmanın getirdiği lanetlerden biri olan aldığım kilolardan bir türlü kurtulamadım. Böyle söyleyince denedim de olmadı sanmayın, hiçbir şey denemedim. Beni New York mahvetti ondan bir şey diyemiyorum. Her zaman olduğumdan 6 kilo fazla demek yeni doğan bir bebek X 2 demek!
Zaten bütün yakın arkadaşlarım evlendi filan ama esas içlerinden bir tanesi anne oldu. Durdum, sustum, gülümsedim ve de düşündüm. En çok da değişen hayatlarımızı düşündüm tabii ki. “No matter where life takes you, wear a smile while you’re there” demekten de alamadım kendimi.
Annemle ve kardeşimle gerektiği kadar ve kaliteli zaman geçirmedim. Buna üzüldüm. Yeri geldinde üzülecek bir şeyler bulmak konusunda üstüme tanımıyorum. Ama bu üzüntümde haklıyım.
İyi bir inşaat ustası titizliğinde şahane duvarlar ördüm. Canım istediğinde de yıktım. Ama aşırı profesyonelleştiğim için yeri geldiğinde hızlıca yine ördüm. Yaşasın keyfi duvarlar.
Tek kötü tarafı yine düzen kuramadım. Ama sadece 5 ay burada olan bir insan olarak nasıl bir düzen kurabilirdim ki? Hem durmak istemeyen ve sürekli gitmek isteyen bir insan olup hem nasıl oluyor da bir köpek evlat edinmeyi düşünüyor ve düzenden bahsediyorum aklım almıyor. Sanırım bir çeşit şizofreni bu da.

Sadede gelecek olursak, ben 2015’e önce sarılmak sonra da kendisini öpmek istiyorum.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s