AYLİN ASLIM

jSqNDK8tKız rakısı konsepti güzeldir. Birçok rakı masası gibi her türlü konunun dibine vurulur ama kelimelerle ifade edemeyeceğim şekilde de bir farkı vardır her daim. Biz de Aylin ile sohbetimizi Cihangir’in en güzellerinden Aliye’de, rakılarımızı yudumlarken gerçekleştirelim istedik. Leziz mezeler, fonda hafif bir Türk Sanat Müziği, soru – cevaptan ziyade akıp giden bir sohbet…

Zümrüdüanka 2013’ün Mart ayında çıkmıştı, birazdan 3 yaşında olacak. Var mı yeni projeler? Neler yapıyorsun bu aralar?

Müzikal anlamda çok büyük haber niteliği taşıyan yeni bir şeyim yok hala. Biraz istek duymam lazım galiba. Heyecanlandıran ufak tefek şeyler var. Mesela bir Aşık Mahsuni Tribute albümü yapılıyor. Onda seçtiğimiz parçayı düzenleyip söylemek beni heyecanlandırıyor, güzel olacak. Ama daha çok şu an beni heyecanlandıracak başka müzisyenler arıyorum ve de dinliyorum. Biraz kendimden ve “kendi projelerim” gibi başlıklardan kaçarak başka yerlerde ilham arıyorum. İyi yapılmış güzel albümler gördüğüm zaman, özellikle Türkiye’de çünkü çok zor ve az rastlanıyor, çok yükseliyorum.

Var mı söyleyebileceğin isimler?

Ben de bir blog’da yazıyorum ya yazdım onları … Ars Longa, Kaan Tangöze… Şimdi Vera var, ilk albümleri çıkacak ve bir şarkıda düet yaptık. O yaşta genç bir grubun Afife Jale ve Selahattin Pınar’ın aşkı üzerine hayal kurup bir şarkı yazmaları, düşünmeleri bile harika. Ben Afife Jale’yim, Koray da Selahattin Pınar olacak. Ama kendim için “yeni projelerim işte bomba gibi!” diyerek sana sıralayacağım bir şey henüz yok.

Zümrüdüanka sanki daha az önce çıkmış gibi ve o histe kendini dinleten şarkıları barındırıyor ama bir yandan yazmaya devam ediyorsun di mi?

Başka şeyler yazıyorum, çok uzun zamandır şarkı yazmadım. Biraz başka şeyler yapmam ve yazmam lazım bu aralar. Ancak şarkı değil; müzik yazıları, denemeler filan. Yazı üzerine daha fazla mesai yapmaya niyetim var demiştim birkaç sene önce. Şimdi o niyeti gerçekleştirmeye çalışıyorum, Atölyelere katılıyorum. Mesela Yekta Kopan’ın Yazarlık Atölyesi’ne katıldım. Bir yandan hala istediğim kadar olmasa da eskiye göre daha fazla okuyorum. Şarkı yazmak ve seslendirmek kısmında ise beni tutan ve çözülmemiş bir şey var.

Ama bir yandan da konserlere devam ediyorsun?

Yani ayda bir, iki… Bir sürü insana göre yine sevinmemiz lazım ayda bir, iki için. Ama tabii biraz bizim de yaklaşımımızdan oldu bu. Bizim derken ben ve grubu kastediyorum. Artık belli standartların altındaki yerlerde çalmamak ve bizi mutsuz edecek bir konser olmayacağından emin olduğumuz yerlerde çalmak gibi. Çünkü artık gruptaki herkes en az benim kadar eski zamandır sahnede. Bu sene benim 20. yılım. Bunca yıl sahneye çıktıktan sonra oradan keyifsiz ayrılmak insana koyuyor. Belli bir standarttan kastım sadece maddi standartlar ya da ses sistemi değil, duygusal standartlar ya da motivasyonumuz gibi… Mesela Doğan’la (Duru) Bronx’ta akustik konser yaptık. Sonuçta orası açık hava konseri değil, küçük bir yerde, tatlı bir akşam. Bu hoşuma gidiyor ve normalde yaptığımın dışına çıkıyorum. Rutine bindiğin zaman körelmeye başlıyorsun.

Mesela Özge’nin (Fışkın), Koray’ın (Candemir) her hafta ve senin her ay Hayal Kahvesi’nde bir dönem çalıyor olmanız gibi mi? Sanırım sahnedekini oldukça yoruyor.

Ben de inanamıyorum. Saydım, tam 6 sezon yapmışım Hayal Kahvesi’nde. O kadar zaman ayda bir bile bir yerden sonra körelten bir şey.

Dinleyici için de zor oluyor aslında. Örneğin ben Özge ve Koray’a bir ara neredeyse her hafta gidiyordum ama sonra ister istemez insanın ayağı kesiliyor. Özlemek istiyorsun. Gerçi ülkenin hali de etkiledi…

Birçok sebepten evet. Beyoğlu’nun durumu, Hayal’in taşınmış olması ve eski müdavimlerin artık o kadar gelmiyor olması gibi bir sürü sebep var.

Tam da bu konserdeki seçicilikten bahsederken, senin yazdığın “Memeleketimden Konser Manzaraları” yazısına değinmeden olmaz. Ben yazıyı çok sevdim. Üzerine gelen olumlu / olumsuz tepkilere bir cevap yazısı da yazdın.

Gerekmese yazmazdım ama gerekti. Mesela sen benim çevremde en sık konser izleyen insanlardan birisin uzun zamandır. Sen ne düşündün o yazıyı okuduğunda artısıyla eksisiyle?

Bazen sen bir şey söyleyince öyle olmasan da sert gelebiliyor insanlara. Ama ben çok büyük bir yüzdede katılıyorum yazdıklarına özellikle bir dinleyici olarak.

Yazı riskli bir şey olduğu için; ses tonu yok, yüz ifadesi yok, daha çok dikkat ediyorum kibar olmaya. O yazıda ise konu itibariyle haddinden de fazla kibardım. Bana sorarsan başından saçma bir konu. Sen de Kova’sın, hani mantık ararız ya her şeyde, mesela ilgini çekmeyen bir etkinlikte ne işin var? İlgini çekmediğini ayak bastığın anda mı anladın? Dinlemiyorsun, seyretmiyorsun, sadece konuşuyorsun ve ilgini çekmediği belli. Orada bir takım insanlar var konseri izlemeye çalışan, onları sabote ediyorsun, neden gitmiyorsun?

Müzisyenlerden de yorumlar geldi di mi?

50 kişiden geri dönüş aldıysam 45’i filan bunu yaşıyor zaten. Benim bilmediğim, çok daha nahoş bir sürü olay anlattılar. Ama hani Niran Ünsal nasıl konserlerin iptal olmasından nemalanıp “İptal olsun!” filan diye bir kampanya başlatmıştı ya, şikayetçi olan arkadaşların derdinden nemalanmaya çalışanlar da oldu. O yazıda görürsün zaten kimler görüş vermiş. Kimisi 10 küsür senedir sahnede. “Görüş vermek istemiyorum, bıktım. Muhattap bile olmak istemiyorum bu konu ile.” diyenler oldu onlar da 20 yıldır, 40 yıldır sahnede. Şimdi sen kim oluyorsun da genç bir müzisyen olarak, 40 yıldır Türkiye’yi turlayan bu müzisyen insana “seyircine sevgi göster”, “seyircine üstten bakma” gibi salak salak, saçma sapan tavsiyelerde bulunuyorsun? Tavsiye değil aslında o, “müşteri veli nimetimizdir” samimiyetsizliğinde bir şey. Seyirci haklı ve müzisyenler mi haksız yani? Bu kadar müzisyen hayal ürünü bir problem mi yarattı kendine? Meslektaşına empati kurmamak ya da kurmayı seçmemek nasıl bir şey anlamıyorum ben. Ama ben dinleyici olarak o yazıyı yazdım. Dinleyici olarak yaşamayan yoktur herhalde?

Keşke sadece konserde olsa. Sinemamız da, tiyatromuz da öyle tabii…

Tabii cevapta da yazdım ya; sinemada da, tiyatroda da, stand-up’ta da bu böyle. Komedyen ne yapar? Sahnede konuşur. Konuşan birini izlemeye gidiyorsun ve non-stop konuşuyorsun. Bunun mantığını biri bana anlatsın? Bazen birini uyarıyorsun ters bir tepki ile daha da fazla gürültü yapmaya başlıyor. Özetle yazıda verdiğim örneklerin hepsi gerçek. O örneklerin üstüne kimse bana diyemez ki “Ne bu böyle anneanne gibi seyirciyi hizaya mı getirmek istiyorsun?” Hayır abi, hayatımız boyunca konserler izledik ve konserin nasıl izlenip, nasıl izlenmeyecepine dair bir fikrimiz var. Bunun konu olması bile utanç verici bence. Kafalar sosyalleşme kısmında karıştı. Festivalde sosyalleşebilirsin ama kapalı bir yerde, bar konserinde olmaz. O zaman o bara gitmezsin ya da en azından konser bittikten sonra ne yapacaksan yaparsın.

Radyo programın ne alemde?

15 gün önce bitti. Bir buçuk sene filan sürdü gayet de güzel oldu. Tahminimden daha uzun sürdü.

Peki daha önce TV programı yapıyordun, ardından radyo. Ben hiç radyo programı yapmadım ondan yorum yapamıyorum ama ikisini kıyaslayınca neler söyleyebilirsin?

Kesinlikle radyo. Eksen’de yine bir buçuk sene program yapmıştım. Ondan da önce 16 – 17 yaşındayken Hür FM’de arşiv sorumlusu olarak başlayıp daha sonra program yapmıştım. Görsel mecra ile aram pek iyi değil. Fotoğraf çekilmeyi bile sevmiyorum, o yüzden çok az fotoğrafım var. Görsel dünya beni geriyor. Nasıl görünüyoruz, olduğumuz gibi konuşabiliyor muyuz, nasıl oturuyoruz filan… İnsanlarda da o gerginlik oluyor. Radyo ise sadece işitsel olduğu için benim hayatımı verdiğim işe çok paralel. Odak tamamen müzik ve muhabbet. Görüntü, güzellik, saç, baş, şekil yok. Daha samimi buluyorum radyoyu. Radyo zamanlama olarak tam zamanında bitti. Artık başka şeyler yapma arifesindeyim hayatta. Ama iki taraflı olarak da kesin bir bitiş gibi düşünmedik zaman içinde başka bir şeyler olabilir.

Görselliği sevmiyor olmanın yanında dizi ve film maceraların var. Hatta bir tanesi çok taze sayılır, Adana İşi.

O zevkli bir iş. Filmde veya dizide kendimi poz veriyor gibi hissetmiyorum. İçine girebiliyorum. Oyun oynamak gibi çünkü, adı üstünde oyunculuk. Heyecanlı ve zevkli bir iş bence. Ben hep çok şanslıydım. Dizide de, filmlerde de, radyoda da… Etrafımdaki diğer çalışanlar hep çok güzel insanlardı. Hiç hırpalanmadım. Hırpalandıysam da kendimi hırpaladığımdan, “Nasıl yapalıyım, nasıl etmeliyim?” gibi. Bu işi yapan arkadaşlarım, “Böyle hislerle bahsedebiliyorsan evet, şanslıymışsın” diyorlar. Anlatılan o negatif olaylar hiç başıma gelmedi.

Oyunculuğa dair nasıl geri dönüşler alıyorsun peki?

Eşime dostuma açık olun ve acımasız eleştiriler yapın dedim çünkü iyilik olur. Diğeri kötülük olur. Çok iyi eleştiriler aldım hep. “Mesleğin bu değil ve ilk kez yaptığına inanamıyoruz” gibi güzel tepkiler aldım.

Ben onu ilk Son’da düşünmüştüm. Her şey çok doğaldı, çok sendin. Ve içimden “Aaa Aylin aslında oyuncuymuş” demiştim.

Çok sevdiğim birinden, güzel uzun bir mesaj aldım “Bu çok iyi, bu doğallığı kesin koruman lazım” şeklinde. Yiğit Özşener de o dizide oynuyordu ama bizim karşılıklı hiç sahnemiz olmadı, iyi bir arkadaş edindim o dizi sayesinde. O da “Şu anda böyle kal, ders alma. Sonrasında bir şey yaparsan yap, şu an kafanı karıştırma çünkü bu iyi” dedi.

Adana İşi daha çok rol içerikli oldu sanırım? Zorlandın mı?

Ondan önce bir Reha Erdem filmi tecrübem olduğu için filmle ilgili de bir fikrim vardı. Yine hiç hırpalanmadım ama Reha Erdem gibi bir ismin altında garip hissettim kendimi, elimden gelenin en iyisinden de daha iyi olmam lazımdı. Kendi kendime çok çalıştım o film için. Adana İşi’nde de öyle. Yönetmen o kadar güveniyordu ve o kadar destekçiydi ki, “ben bu adamı mutsuz etmemeliyim” dedim. Beni seçtiğine memnun olmalı ve bu işten öyle ayrılmalı diye düşündüm.

Peki devam edecek misin oyunculuğa?

Bu işlerin hiçbiri benim arayaşımla olmadı, işler beni buldu. Bu işte de müzikte olduğu gibi bir ajansın ya da menajerin olması gerekiyor ama ben hiç girmedim o işlere. Devam etmek için biraz kovalamak gerekiyor sanırım ama ben kovalamadım. Yine böyle bir şey çıkarsa ve ben de “Çok güzel olur içinde olursam” dersem, bana güvenen ve inanan birileri olursa devam ederim.

Dışarıdan bakınca bana çok zor geliyor oyunculuk dünyası…

Çok zor ve belki de insanı içten içe tüketici bir iş ama çok zevkli. Televizyon programı yapmak çok daha zor bir iş bence. Sen yaptın, koltukta oturup sohbet ediyorsun ama bir stüdyodasın. Ya da ben yaparken ben de müzisyenim karşımdaki de müzisyen, geriliyor gelenlerin çoğu…

Evet müsizyenler zaman zaman geriliyordu…

Ben, sen ya da sizin olduğunuz programlara keyifle geldim. Eşim, dostum olduğu zaman rahat sohbet ettim. Dream Tv zaten bizim evimiz, Şafak sağ olsun müzik sektörüne yaptığı katkı çok büyük. Senin gibi, bizim gibi insanlara inanan biri. O yüzden orada kendimi hep rahat hissettim. Ama talk show’lar filan zulüm, doğal ortamımızın çok dışı. Televizyon çok vahşi ve bana çok uzak bir dünya. Mecburiyetler oluyor bazen katılmak adına. Çok büyük konuşmayayım ama mümkün olduğunca çıkmıyorum. Zaten kaç senedir de çıkmadım.

Atladığım isimler olabilir şu anda ama sen, Ceyl’an, Melis sanatçılar arasında sessiz kalmayan kadınlardansınız. Çoğu kişi kalmıyor tabii ama sizleri ayrıca takip ettiğim için söylüyorum. Ülkemizde kadınlara dair çok kötü olaylar yaşanıyor son dönemde. Daha çok taze Bağdat Caddesi’nde yaşanan olay var. Neler düşünüyorsun bu konuda?

Eskisine oranla çok daha az yazıp, konuştuğum bir gerçek. Umutsuz gibi duyulmak istemiyorum ama sözün bile, yazdığımızın bile çok kıymetinin kalmadığı bir dönemdeyiz. Sanki havaya gidiyor o yazdıklarımız ve söylediklerimiz gibi hissediyorum. Ayrıca o kadar korkunç şeyler oluyor ki şu an ülkenin Güney Doğu’sunda ve tamamında, hangi birini daha önemseyerek öne çıkaracağım? Hergün beni rahatsız eden bir şeylerden bahsetsem sürekli her şeyi tenkit eden bir insan profili gibi görünüyor dışarıdan. Bunu umursamadığım uzun yıllar oldu ama yetişemez hale geliyorsun ve ruhun yoruluyor. Kıyılara vuran insanlara şahit olmayı ruhum kaldırmıyor artık. Bir şey söylüyorsun “Ama ona bilmem ne demedin”, diğerine söylüyorsun “Ya demek onu daha çok önemsiyorsun” oluyor. Bence psikolojisi o kadar bozuldu ki ülkenin, söylediğin herhangi bir şeyin doğru yere gitme ihtimali çok düşük artık. Kadınlara bu kadar kötü davranan; hukukuyla, yargısıyla, cezalandırmayıp tam tersine neredeyse ödüllendiren bir sistemde biz ne diyelim ki artık? Bunların yaşanması kime sürpriz geliyor? Hiç kimseye şaşırtıcı gelmiyor olması lazım. Çok beklendik bir sonuç. Ceza indirimleri, devletin bütün kadamelerindeki politikacıların kaba saba ve şiddet içeren dili, diyanetin gün aşırı abuk sabuk açıklamaları, sürekli kadınlar ve kız çocukları üzerinde sapkın düşünceler ve açıklamalar… Ciddi kadın düşmanı bir sistem içinde yaşamaya çalışıyoruz.

Benim son dönemde en çok düşündüğüm şey, “Böyle bir düzende çocuk yetiştirebilir miyim?” Sen ne düşünüyorsun bu konuda?

Çocuk konusunu düşündüğümde başka düşünmem gereken şeyler var. Ama bunlar olduğunda hep çocuğu olan insanları düşünüyorum, “Şu an ne hissediyorlar acaba?” diye. Yani o herifin bir servis şöförü çıkması, çocuğu olan insanlara acaba ne düşündürdü? Kız çocuğu filan değil, çocuğu olan insanlardan bahsediyorum. Taciz sadece kız çocuklarına karşı işlenmiyor çünkü. Çok korkunç ve zor bir durum. Hiç “Şu an çocuğum olsa ne yapardım?” diye düşünmüyorum, herhalde kaçmak istediğim için. Bu ülke, bu kütür hiçbir zaman kadının yanında olmadı ya da kadını desteklemedi. İsteyen alınsın, isteyen gücensin ama Doğu kültüründe böyle bir şey yok. Kadın hep daha aşağıda, daha geride olması istenen bir varlık. Bu kadar kokunç değildi ama. Benim çocukluğumda topluluk içinde kadına el kaldıran birini durdururlardı. Şimdi insanlar arabadan inip kadınların üstüne yürüyorlar.

Van depreminin ardından yapılan Van İçin Rock ile müzik sayesinde birçok yara sarılmıştı. O günden bugüne geldiğimizde yaşanan acı olayların ardından susturulan tek şey müzik oluyor. Bu konuda ne düşünüyorsun?

“Konsere sosyalleşmek için gidilir” gibi yanlış algının başka bir versiyonu bu da. “Müzik sadece eğlenmek içindir” algısı. “Birlileri ölürken siz eğleniyor musunuz?” dendiğinde iş kilitleniyor. İnsanlar cenazelerde ağıt yakıyorlar di mi? Acılarını müzikle ifade ediyorlar. Mevlüt dediğin şey müzikli bir ibadet. Müzik insanların ruhuna iyi gelen, o anda ruhu yaralı olan insanları bir şekilde sarıp sarmalayan bir şey. Müzikle ilgili en ufak bu tarz bir ilişkileri olmamış demek ki insanların. Sadece vur patlasın, çal oynasın gibi görüyorlar. Ne kadar acıklı bir şey bu. Acıklı çünkü bu ülkenin türküleri var, uzun havaları var, ozanları var. Bu insanlar göbek mi attırıyor insanlara? Halkın sıkıntılarını, kendi sıkıntılarını, aşk acılarını müzikle anlatıyorlar. Ozanlar ve aşıklar çıkarmış bir kültür nasıl bu kadar körleşmiş acaba? Tabii bir de işte içki içeceksiniz, kızlı erkekli olacaksınız mantığı var. Zaten o konuya girmek bile istemiyorum. Kadın ile erkeğin bir arada olduğu anda sadece seksi düşünebiliyor bu insanlar. Başka türlü bir iletişim tarzı olabileceğini düşünmüyorlar. Maalesef çok ilkel kalmış insanlar.

Bu sıralar yazmaktan ve üretmektense beslenme döneminde olduğunu söyledin. Neler dinliyorsun?

16 – 17 yaşımdan sonra blues dinlemeye başlamıştım ki bunda Yavuz Çetin ve Blue Blues Band’in çok büyük etkisi var. Elektroniğe kapılıp gittiğim dönemlere kadar da çok dinledim. Bu aralar tekrar blues dinlemeye başladım. BB King’in albümlerine geri dönüp bakmaya başladım. Müthiş hayat hikayeleri var çünkü orada yatan. Yeni şarkı yazarlarını takip etmeye çalışıyorum. Mesela London Grammer’ı ve Lana del Rey’in şarkı yazarlığını çok beğeniyorum. Pj Harvey, Nick Cave, Kate Bush her zaman dönüp baktığım isimler. Kalben’i çok beğendiğimi de eklemek isterim. Kendisini de şarkılarını da çok gerçek buluyorum. Iyi şarkılar, iyi küçük hikayelerdir ve hikaye beni heyecanlandıran bir şey. Romandan çok farklı, daha kısa bir sürede daha çok şey anlatman gerekiyor. Daha zor bir şey.

Peki neler okuyorsun bu aralar?

Müge İplikçi’nin bir kitabına başladım, Babamın Ardından.

Peki neler izliyorsun? Var mı takıldığın diziler?

Kapıldım gittim ben de dizi olayına. Belli filmler çok öne çıktığında kapılabiliyorum. Mesela The Revenant öyle bir filmdi. Oscar’ı çok önemsemesem de sırayla hepsini izleyeceğim şimdi. Sonuçta n’olursa olsun bütün dünya sineması önemsiyor. Dizi olarak Shameless izliyorum. Her karakterin çok güzel hikayesi var. Narcos’u bitirmek üzereyim. Arada gösterilen gerçek görüntüler var ya, hatırlıyorum ben onları haberlerden. Çünkü ben çocukken haberlerde hergün Colombia vardı. X-Files’a çok heyecanlıyım. Zaman zaman müzisyenlerin otobiyografilerine öncelik veriyorum. Amy’i izlemeye çekiniyorum, hala çok yaralı hissettiğim bir konu, çok üzülüyorum çünkü. En son gelen, en büyük şarkı yazarlarından biriydi. Canını Seven Kaçsın’ı yazdığım zamanlarda çok dinlerdim, çok ilham vermişti bana. İmrenme ve o güzellikten bir ilham almak gibi.

Yakınlarda konserin var mı?

26 Şubat’ta Roxy Müzik Günleri kapsamında var. 28 Şubat’ta da Malt ile Londra’da konserimiz var. İlk kez çalacağım Londra’da.

Peki müzikteki 20. Yılın adına bir şey yapmayı düşünoyor musun? Yoksa ilk albümün 20. Yılını mı beklersin?

Yani var ama halim yok. Yorgun ve bezgin hissediyorum kendimi çok.

Sektöre dair mi hayata dair mi?

Sektöre dair. Hayata dair öyle hissetmiyorum, hayat enerjim düşük değil.

 Şubat 2016 / Artfulliving

 

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s