Masal Şehre Yolculuk / Part I

IMG_9052Bugüne kadar gördüğüm şehirler arasında en çok Paris’i sevmişimdir. Metrosunun o nemle karışık pis kokusunu bile özleyen biri olarak hep kendisini bir ayrı tutmuşumdur; ta ki Amsterdam’ı görene kadar. Uçak Amsterdam havaalanına inerken şöyle bir aşağıya baktığımda her tarafın yemyeşil olmasıyla ilk şoku yaşadım, ardından da sanki Atatürk Havaalanı’na inmişçesine karşımıza çıkan Türk taksi şoförleriyle hiç yabancılık hissetmeden ilk adımımı bu güzel şehre atmış oldum.

Eşimle beraber bir anda karar verdiğimiz bu seyahat için nereleri gezip görmek gerekir araştırması yaptığımda ise Miss Bloom’un tatlı mı tatlı sahibi Aslı Sürmeli’den aldığım restoran, müze ve alışveriş önerileri adeta bizim oradaki rehberimiz oldu. Rembrandt Meydanı’ndaki Hamshire Eden Hotel’e check’inimizi yapıp eşyalarımızı bırakır bırakmaz harekete geçtik ne de olsa önümüzde sadece üç günümüz vardı ve bir anını bile boşa geçirmek istemiyorduk. Bu arada küçük bir tavsiye de vermek isterim, kalacağınız otel kanal kenarındaysa 25 euro fark karşılığında manzaralı bir odada kalabiliyorsunuz. Biz de kendimizi şımarttık ve ilk defa geldiğimiz bu şehri doyasıya yaşayalım deyip o özel odayı ayırttık.

Her Cumartesi günü Rembrandt Meydanı‘nda kurulan bitpazarı ilk dikkatimizi çeken oldu. Aile yadigarı antikaların satıldığı hiç beklemeyeceğiniz kadar güzel parçaların olduğu bu pazara denk gelirseniz şöyle bir gezmenizi öneririm. Şehir dümdüz olduğu için her yere yürüyerek gidebilmek mümkün, bu yüzden ayağınızda rahat bir spor ayakkabı olsun, yoksa günün sonunda benim gibi ayaklarınızın sızısından ne yapacağınızı bilemiyor olabilirsiniz.

IMG_9115

Ertesi gün kahvaltı için tavsiyesini çok duyduğumuz Keizersgracht’taki Greenwoods’a gittik. Hayatımda yediğim en lezzetli scrambled egg’i burada tatmış olabilirim. Avokadolu sunumu, kendi yapımları olan ekmekleri ve leziz tereyağıyla birlikte benim gibi kahvaltı düşkünü biriyseniz, aklınızı başından alacağı kesin. Kahvaltının ardından yolumuzu hikayesiyle beni çok etkileyen Anne Frank’ın müzesine doğru çevirdik ancak daha saat öğlen olmamasına rağmen sokakların köşelerini dönen upuzun bir kuyrukla karşılaşınca zamanımızı burada bekleyerek kaybetmek yerine yürüyerek şehri keşfetmeye karar verdik. Madam Tussauds’nun da yer aldığı büyük meydandaki küçük kahvecide taze çekilmiş kahvelerimizi yudumlarken, nostaljik görünümlü fayton ve devasa büyüklükteki atı dikkatimi çekti. Dilerseniz, bu faytonla şehir turunun keyfini çıkartabiliyorsunuz.

IMG_9015

Ardından meşhur Red Light’a doğru yol aldık. Kafamda canlanan ve bugüne kadar filmlerde ya da televizyonda denk geldiğim sahnelere çok benzemekle birlikte içimi burkan bir tarafı vardı. İster istemez o pencerelerin ardında kendini sergileyen kadınları incelemeye başladım göz ucuyla. Kimi inanılmaz cilveli, kimiyse ‘ben burada ne yapıyorum’ der gibi şaşkın ve rahatsız görünüyordu. Bütün ara sokakları tek tek gezerken karşımıza Museum of Prostitution çıktı. ‘Anne Frank’ten nereye diye aklımdan geçirirken, kendimizi bir anda içeride bulduk. Eskiden müşterilerini ağırlayan bu bina, sahibi faili meçhul bir cinayete kurban gittikten sonra müzeye dönüştürülmüş. Bir seks müzesine giriyormuş gibi heyecanlansak da aslında bütün olayın dramatik tarafına değinen oldukça çarpıcı bir yerde olduğumuzu anlamak çok zamanımızı almadı. Çalışan kadınların yaşadıkları küçücük odalardan, ne kadar para kazandıklarına, red lightbaşlarına neler geldiğinden yaptıkları işin inceliklerine her şey bütün detayıyla anlatılıyordu. İşin incelikleri derken aklınıza bel altı düşünceler gelmesin. Mesela hijyeni korumak ve hastalık kapmamak adına çalışmadıkları saatleri temizliğe ayırıyorlar. Haliyle günün bazı saatlerinde Red Light’tan çamaşır suyu ve deterjan kokusu yükselebiliyor. Müzenin beni en etkileyen bölümlerinden birisi ise hazırladıkları bir video enstalasyonuydu. İzleyiciyi pencerenin ardındaki bir Red Light çalışanı gibi hissettiren video görülmeye değer.

castillo.YXp0W_sldMüzeden çıktıktan sonra yine tavsiye üzerine Castillo Tapas y Steaks’e gidip İspanyol omletten, sarmısaklı fırın mantara birbirinden ilgisiz ama canımın çektiği her şeyden sipariş ettiğim kocaman bir yemek yedik. Sadece tapasları değil, bonfilesi de oldukça lezzetli olan bu nostaljik mekana uğramanızı tavsiye ederim. (Devamı gelecek…)

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s